Okumak, tahlil etmek, çıkacak sesi berkitmek.
 

Annihilation | Film İncelemesi #2

Filmin Künyesi

Vizyon tarihi: 12 Mart 2018 (Netflix platformunda)

Süre: (1s 55dk)

Yönetmen: Alex Garland

Oyuncular:

Natalie Portman

Jennifer Jason Leigh

Gina Rodriguez

Oscar Isaac

Tür: Bilimkurgu, Gerilim

Ülke: ABD

          Annihiliation, Amerika Birleşik Devletleri’nin büyük film dağıtım şirketlerinden Paramount Pictures tarafından sinemalarda dağıtım takviminde olan bir film olmasına rağmen, filmin sınırlı test gösteriminin beklenen getiriyi sağlamaması ile yaygın gösterimi iptal edildi. Gerekçesi “fazla entelektüel” ve “fazla karmaşık” olması ve “genel seyirciye hitap etmemesi” olarak açıklandı. Dolayısıyla filmin haklarını internet üzerinden film dağıtımı yapan Netflix şirketi satın aldı ve film düşünülenin aksine bu platform üzerinden epey bir izleyici tarafından izlenerek beğeni topladı.

Bilim-kurgu gerilim türündeki filmin konusu kısaca şöyle: Amerika Birleşik Devletlerinde bir deniz fenerine doğaüstü bir kaynak meteorvari bir şekilde çarpar. Gün geçtikçe kendine ait bir bölge oluşturan doğaüstü kaynağın oluşturduğu bölgeye giren Amerikan ordusu ve bilim insanlarından hiçbiri geri dönemez. Bir biyolog olan Nina’nın (Natalie Portman) neredeyse bir yıl boyunca öldü sandığı asker eşinin dönüşüyle yaşadığı mutluluk, eşinin o bölgeden sağ çıkan tek kişi olmasına rağmen ölümcül bir vaka ile tekrar hastaneye kaldırılması ile kısa sürer. Nina, eşinin bu durumunun sebeplerini araştırmak için bölgeye gidecek bir sonraki ekibe katılır.

DİKKAT: Yazının bundan sonrası filmle ilgili sürprizleri barındırmaktadır!

Nina’nın da katıldığı araştırma ekibi, dönüşlerinin olamama ihtimalinin çok yüksek olduğunu bilmelerine rağmen bölgeye giden beş kadından oluşmaktadır. Bölgeye girdiklerinde bir süre hiçbir şey hatırlayamayan ekip üyeleri, bölgede her şeyin mutasyona uğradığını, bölgedeki canlıların DNA’larının değiştiğini, birleştiğini ve kopyalandığını görürler. Bölgede genetiği değişmiş canlıların saldırılarından dolayı kayıplar verseler de bölgenin kaynağı olan deniz fenerine yolculukları devam eder.

Annihilation, bilim kurgu türüne ait öğeleri ustalıkla kullanan bir film. Konusu ne idiği belirsiz bir uzaylı saldırısının doğaya etkisi nedeniyle yapılan bir keşif görevini anlatıyor gibi görünse de asıl derdi bambaşka. Hakikaten, izleyene doğrudan cevaplar sunmayan, seyircinin biraz kendisiyle baş başa kalmasını sağlayan yapısıyla film, stüdyonun da dediği gibi fazla karmaşık bir yapıya ve entelektüel okumalara sahip bir yapım.

Filmin kronolojik başlangıcı, aslında meramına çok iyi bir girizgah yapıyor. Biyolog olan ana kahramanımız sahnedeki mikroskop görselleriyle tıp öğrencilerine şu cümlelerle bir ders veriyor… “Bu bir hücre. Tüm hücreler gibi var olan bir hücreden doğdu. Dolayısıyla esasen tüm hücreler tek bir hücreden doğmuştur. Dünya gezegeninde, belki de evrende yalnız olan tek bir organizmadan… Yaklaşık dört milyar yıl önce birken iki oldu, ikiyken dört sonra sekiz, on altı, otuz iki… Bu ritimle bölünen ikili her mikrobun, ot sapının, deniz canlısının, kara canlısının ve insanın yapısı hâline geldi. Yaşayan ve ölen her şeyin yapısı. Sizler tıp öğrencileri ve yarının doktorları olarak burada devreye giriyorsunuz. Bu gördüğümüz hücre, bir tümörden. 30’larının başındaki bir kadın hastanın rahim ağzından alınmış. Önümüzdeki dönem boyunca kanser hücrelerini yakından inceleyerek otofajik faaliyetleri tartışacağız…” İlk başta önemsiz gibi görünse de film bu temel üzerine kuruluyor. Film boyunca insanın, ustalıkla örülmüş bir “kanser” metaforuyla otofajik psikolojisi irdeleniyor.

Bilindiği gibi kanser, çağımızda hâlâ net bir tedavi yolu bulunamayan hastalıklardan birisi. Bazılarının temel sebebi de net olarak bilinmiyor. Özetle kanser, hücrenin ana kodu hükmündeki DNA yapısının dışsal nedenlerle bozulmasıyla ortaya çıkan ve hücrenin protein üretimi için baz aldığı genetik kodların değişmesinin ve vücuda zarar verecek üretimlere neden olmasının adı. Filmde de, “parıltı” adı verilen bölge, DNA yapılarının değişmesiyle aynı kökten gelse de bambaşka açan çiçeklerle, hareket eden deri ve organlarla, farklı hayvanlara ait özellikler taşıyan hayvanlarla, doğada rastlanandan çok daha büyük canlılarla, birbirlerinin benzer gen yapıları hatta kopya hareketleri olmasına rağmen farklı bazı dış görünüş ve özelliklere sahip bitki ve hayvanlarla, adeta kanser kelimesinin şiirsel bir dışavurumu şeklinde tasarlanmış.

Otofaji, latince auto (kendi) ve phagy (yemek, tüketmek) anlamına gelen tıbbi bir terim. Kanser hücreleri ile mücadele etmek için vücudun verdiği tepkilerden biri. Kendi kendini yok eden hücreler… Kelime anlamı olarak eski kaynaklarda yer alan kendi kuyruğunu yiyen yılan figürü olan “Ouroboros”u anımsatıyor. Platon’un evrendeki ilk yaşayan şeyi, kendi kendini yiyen sirküler bir varlık olarak betimlediği de biliniyor. Bu öğeyi mihenk taşı yapan filmde de ouroboros figürü ve anlatısı önemli yer tutuyor.

Filmin psikolojik alt yapısına ışık tutan sembolizm sonrası filmin içeriğine bakacak olursak, ilk başta eşinin muhtemel vefatı nedeniyle depresyonvari bir içe dönüklükten muzdarip olduğunu düşündüğümüz Nina’nın, sevdiği eşiyle iyi giden evliliğini, evlilik kavramı için “kanser” niteliğindeki bir hamle olan aldatma ile enfekte ettiğini, üstüne üstlük eşinin de bu durumun farkına vardığını görüyoruz. Karakterin pişmanlığı, aynı zamanda karakterin sertliğinden dolayı derin tiratlarla bize aktarılmasa da yolculuk boyunca ilmek ilmek işlenen detaylarla anlaşılıyor ve hem bu durumla hem de kendisiyle yüzleşmesi gereken metaforik bir yolculuğa çıkıyor. Maddi evrende birebir yansıması olup olmaması çok önemli olmasa da Nina’nın keşif ekibinin psikiyatr Dr. Ventress eşliğinde yolculuğa çıkan yaralı kadınlardan oluşan bir psikiyatrik destek grubunda olmaları olası. İntihara teşebbüs eden birisi, uyuşturucu bağımlılığından kurtulmaya çalışan birisi, evladını kaybetmiş bir anne… Hepsi de eski Cass, Josie ve Anya olamayacak derecede DNA’ları değişmiş/değişmesi gereken karakterler yani. Ama bizim yolculuğumuz Nina’nın hikâyesine odaklanıyor.

Filmde Nina’nın psikiyatr Dr. Ventress’e kocasının neden intihar görevine gönüllü olduğunu anlamadığını sorduğunda aldığı cevap onu kendi durumuyla yüzleşmeye ve yoluna nasıl devam edeceğine karar vermeye ve aksiyon almaya itiyor. Çünkü Dr. Ventress ona “Bence intiharı kendine zarar vermekle karıştırıyorsun. Neredeyse hiçbirimiz intihar etmeyiz ama neredeyse hepimiz kendimize zarar veririz. Hayatımızın bir döneminde, bir şekilde… İçki ya da sigara içeriz, iyi giden işimizi bozarız ya da mutlu bir evliliği… Bunlar karar değildir, bunlar dürtülerdir. Hatta belki de sen bir biyolog olarak bunu daha iyi açıklayacak donanıma sahipsin.” diyerek başına gelen şeyin insana has bir durum olduğunu söylüyor. Nina, bir yıllık yas sonrası kararını veriyor. Kanseri yenmenin yani kocasını geri kazanmaya çalışmanın yollarına düşüyor.

“Parıltı”nın girişinin hücre zarını anımsatması, kanser metaforuna da, düşünsel bağlamdaki birey metaforuna da oldukça uygun seçilmiş bir tercih. İçe dönüş ve birimsel tedaviyi en minimal planda bulabilme, ancak hücresel bağlamda mümkün olacaktır çünkü. Hücreye girdikten sonra büyüleyici DNA mutasyonu sergisi yavaş yavaş tekinsiz bir atmosfere dönüşüyor. İlk büyük saldırı, devasa boyutlarda bir timsahtan geliyor ve bu dev yaratık Josie’nin belki de geleceğini, hayallerini, planlarını temsil eden sırt çantasını kapıveriyor. Nina’nın geçmişindeki askeri tecrübenin de katkısıyla, bu tehlikeyi savabilmişlerse de yollarına devam ederken DNA değişimi her kahramanımıza yavaş yavaş etki ediyor. Cassie, karanlık bir gecede, belki de evlat acısının yükünü taşıyamadığından, genetiği bambaşka olmuş bir ayı tarafından paramparça ediliyor. Birbirleriyle mücadele etmeye başlayan kalan üyeler yollarını ayırma psikolojisindeyken arkadaşlarını zor durumda bırakan Anya, Cass’in sesini taklit eden aynı ayıya yem oluyor ve Dr.Ventress de yoluna Nina ve Josie’siz devam edeceğini söylüyor. Josie de Nina’ya “Ventress onunla yüzleşmek istiyor, sen savaşmak istiyorsun ama sanırım ben ikisini de istemiyorum.” diyerek durumuna teslim olduğunu ifade ettiği anda parıltıdaki canlılardan bir canlı oluveriyor ve seyirci olarak Nina ile yalnız kalıyoruz. Bu arada kahramanlarımızın filmde deniz feneri öncesi konakladıkları son evin, dikkatli izlendiği zaman Nina’nın kendi evinin kopyası olduğu görülüyor.

Nina, kararlı bir şekilde yoluna devam ediyor. Zaten geri dönmek de ne getirebilir ona, o da belli değil. Parıltı bölgesinin kaynağı olan deniz fenerinin yakınına ulaşıyor. Burada deniz fenerinin dışında, sahilde çantasını yani her şeyini dışarıda bırakıyor ve deniz fenerine giriyor.

Burada yüzleşeceği ilk gerçek kocasının kendisini aldattığını öğrendiği ve artık evlendiği adam olmadığı oluyor. Daha da derine indiğinde Dr. Ventress’in kendi kanseriyle yüzleştiğini görüyor ama savaşmaktan ziyade yüzleşmeyi seçen Dr. Ventress, bu bilinmezliğin zihni ve bedeni paramparça eden bir his olduğunu ifade ederek deniz fenerinde hücrelerine ayrılıyor. Nina, kaynağa ulaşıyor ve kaynakla DNA’sını birleştiriyor. Dr. Ventress’in de saniyeler önce dediği gibi artık bu son evre. Kendisiyle yüzleşmiş ve muazzam bir lirik dansı andıran koreografisiyle kendi personasıyla mücadeleye başlıyor. İlk hamlesi ona saldırmak ve zarar vermek şeklinde oluyor. Tabii fazlasıyla karşılığını alıyor ve belirli bir süre bilincini bile kaybediyor. Kendine geldiğinde hızlı bir şekilde kendinden kaçmak istiyor. Kapıya ulaştığı anda personası, Nina’yı karabasan gibi kapıyla kendi arasına sıkıştırıyor, kapıyı zorladıkça daha da sıkıştırıyor. Zaten bu çaba, sadece Nina’nın kendi gücünü tüketmesine neden oluyor. Sonunda Nina kendi geçmişiyle yüzleşmesi ve artık başka birisi olduğunu kabullenmesi gerektiğinin farkına varınca kendi geçmişini tamamen ortadan kaldırmaktan başka çare bulamıyor ve personasının eline tutuşturduğu bombanın ardından deniz fenerinden çıkıyor. Personası, tamamen yanarken  oluşturduğu tüm tahribat da kendiliğinden yanıyor. Ama önce kocasından kalanları tutuşturuyor, sonra sarmalanan tüm fikirleri ve hatıraları…

Nina kanseri yeniyor ve kocasıyla tekrar kavuşmayı başarıyor. Buna rağmen gözlerindeki “parıltı” kalıntılarından ve yolculuğunun başında kolunda yer almayan ouroborus dövmesinden de anlaşılacağı üzere bambaşka birisi olarak…

Netice olarak çok iyi bir bilim-kurgu senaryosuna sahip olan Annihilation aynı zamanda felsefi ve psikolojik altyapısıyla mecazi olarak da çok güçlü. Akıl sahibi bireylerin, akli olmamasına rağmen dürtülerinin buyruklarına uyarak kendi kendine zarar vermesi ikileminin nedenselliği ile ilgilenmeden olduğu gibi sunuyor izleyiciye. Ancak insanoğluna sorunlarını görmezden gelmek yerine ne kadar ağır olursa olsun mücadele edip, kendi hücresinde kendiyle yüzleşmesini ve yaşamına ancak bu şekilde devam edebileceği fikrini açıkça söylemekten imtina etmiyor.

Yazar:

Güneşli bir 10 Kasım günü İstanbul' da fâni dünyaya adım atmış bir beşer. İşletme mezunu, Gazi Felsefe , aynı zamanda Açıköğretim Aşçılık öğrencisi (her ne kadar şu aralar askıya almış olsa da) Kendi çapında yazmaya çalışan bir sinema sever.

Latest comment
  • “Fazla entelektüel” belki doğru ama iyi ki “fazla entelektüel” olmuş bizler de bu sayede böyle güzel bir inceleme yazısı okuyoruz. Ellerine sağlık Çiğdem Gökbulut.

Yorum Yazın