Okumak, tahlil etmek, çıkacak sesi berkitmek.
 

Asırları Aşan Kadın, Jane Austen

“Ruhumu delip geçiyorsunuz bir yanım acı çekiyor, bir yanım umut dolu…” diyor iki yüz yıl önce Jane Austen. Yaşadığı onca acıya, yürüdüğü onca serzeniş taşlarına rağmen sözlerine ekliyor “Birbirimizi terk etmeyelim, bizler yaralı insanlarız.”

İngiltere’yi beyaz bir örtünün kapladığı gün, 17 Aralık 1775’te papaz bir babanın yedinci çocuğu olarak dünyaya geliyor Jane. Maddi zorluklara, baskılarla dolu bir çevreye, belirli kuralların baş gösterdiği bir dünyaya karşı edebiyatına, kalemine sığınarak var olmaya çalışıyor.

Jane, sıkı sıkıya bağlı olduğu kız kardeşiyle beraber, yedi yaşındayken Oxford’a eğitim görmeye gidiyor. Burada iki kardeş birçok farklı konuya hakim olmaya başlıyor: Fransızca, dikiş, müzik, dans, edebiyat… Modern bir hanımefendi olmak üzere yollar katetmişken dokuz yaşında geri dönmek zorunda kalıyorlar. Bu geri dönüşün elbette bir sebebi vardı fakat hiçbir zaman net olarak bilinemedi. Kimileri buna Jane’in hastalığının had safhaya varmış olmasının hatta ve hatta ölümle burun buruna gelmiş olmasının sebebiyet verdiğini söylese de kimileri papazlığın yanında yapılan tarımın bile masraflarını karşılamaya yetmediğini söylüyordu. İki yıllık yolculuğun ardından Jane’in eğitiminin evde devam etmesine karar verildi. Altı erkek kardeş ve baba eğitmen oldu Jane için.

Jane’in erkek kardeşleri edebiyat dergisi çıkarırken babası olgun bir kütüphaneye sahipti. Tüm bunların Jane’in etrafını sarması onu ister istemez edebiyatın derin çizgilerinden akan sulardan içmeye itti. İlk yazılarını ailesine okumak, onlarla mutluluk dolu anlar biriktirmek için yazmaya başlamıştı. Şiirler, öyküler, oyunlar… Fakat tüm bu neşe onun için zamanla tutkulu bir mesleğe dönüşmüştü. On sekiz yaşına geldiğinde ise çoktan ilk romanının mürekkebi parmak uçlarından satır aralarına sızmaya başlamıştı. Ve iki yıl içinde imzasını taşıyan bir romanı vardı. Bir roman daha yazdı Jane, sonra bir tane daha ve bir tane daha… Babasının ölümüne kadar ara vermeden yazdı. Babasının ölümüyle sarsılan Jane yazmaya bir süre ara verdi. Annesi ve kardeşleriyle erkek kardeşinin yanına taşındı ve sessiz sakin bir çevrede kitaplarına geri döndü.

Söylenen odur ki Jane yazılarını salondaki pencerenin önünde ahşap bir masada yazarmış. Sofanın hemen sonundaki giriş kapısının yağlanmasına da izin vermezmiş. Böylelikle yazarken birinin gelip gelmediğini bilmek onu rahatlatıyormuş.

Yaşadığı dönemin evliliklerini Sense and Sensibility (Akıl ve Tutku) ve Pride and Prejudice (Gurur ve Önyargı) kitaplarında anlatır. Evlilikler herkesçe faydalı olarak görülen ve yoksul kesim için kaçırılmaması gereken bir fırsattı. Jane kendisinin ve çok sevdiği kız kardeşinin de böyle bir evlilik yapmasını istiyordu fakat en az fırsat kadar büyük bir aşk ile.

Jane hayatı boyunca hiç evlenmedi. Tom Lefroy ile yaşadığı talihsiz aşk ona daima yalnızlığa sadık kalması gerektiğini hatırlattı. Tom Lefroy’un amcası bu evliliğe şiddetle karşı çıktı. Avukat olmak için günleri sayan Tom ve ailesi ekonomik açıdan amcasına bağımlı olduğu için evlilik amcasının uygun gördüğü bir hanımla yapıldı. Ve Tom, kızına Jane adını koydu. Yıllar sonra amcasının, yaşayamadığı mutluluklarını hatırlatmasına “çocukça bir aşk” dedi Tom yalnızca ve bir daha bu konuda konuşmadı.

“Benim ne acılar çektiğimi kimse bilmez ama bu hep böyledir, yanıp yıkılmayana kimse acımaz.” dedi ve yoluna devam etti Jane.

Kendi hikayesini mutsuzluğa gömerken kahramanlarını tüm dikenli yollardan çıkarıp mutlu sonlar armağan etmişti. Kendi mutsuzluğuna inat, daima mutluluğa dair, daima aşka ait…

Dönemin ahlak anlayışı gereği tüm romanlarında “A LADY” imzasını kullandı. Kitapları ancak öldükten sonra kendi adıyla yayımlanabildi. Kırk iki yaşında, hayatla boğuşan bu güçlü kadın kansere yenildi ve İngiltere’de başladığı hayata Kanada’da veda etti. Ölümüyle yarım kalan romanını onu çok seven bir okuru üslubuna, olayı anlatışına ve oluşturduğu karakterlerine hakim olduğu düşüncesiyle tamamladı ve saygı duyarak “ANOTHER LADY” imzasıyla yayımladı.

Yaşamından yıllar sonra seksen iki edebiyat eleştirmeninin hazırladığı İngiltere’nin gelmiş geçmiş en iyi yirmi romanı listesinde üç romanı yer buldu. Zaman geçse de eserleri severek okunmaya devam etti.

Peki iki yüz yıl nasıl eskimedi Jane Austen romanları? Kitaplarında dönemin sosyal yaşamını hiçbir zaman dışlamadı Jane, ince bir yergi ve alayla paragraflara sızdırmayı çok iyi bildi. Etkileyici,  ahenkli bir üslup kullanmak adına sözcük karmaşası da oluşturmadı. Toplumsal düzeni sağlamak amacıyla göstermek istediği ahlak seviyesini insanları rahatsız etmeden ince ince dokuyarak anlattı. Güçlü kadın karakterleri bütün romanlarında var etti. Bu kadınlar hep olmak istediği, olduğu; tek başına var olabilen, birey olabilen kadınlardı. Böylelikle çevresindeki erkek egemen topluma kaleminin gölgesinden bir başkaldırı sergilemişti.

Ve Jane Austen’i en iyi anlatan cümleleri yine o kurmuştu: “Benim gerçekten sevdiğim insanlar azdır, beğendiklerim ise büsbütün az. Dünyayı görüp tanıdıkça hoşnutsuzluğum artıyor. İnsanların iç yüzünün nasıl hiç göründüğü gibi çıkmadığını iyi ya da akıllı gibi görünenlere bile nasıl hiç güven olmadığını her gün daha açıkça anlıyorum.”

A Lady’den bize kalan:

  • Akıl ve Tutku

    – Jane Austen’in hayatını anlatan “Becoming Jane” filminden bir sahne-

  • Emma
  • Gurur ve Önyargı
  • İkna
  • Northanger Manastırı
  • Umut parkı
  • Kül ve ateş
  • Hayata Geç kalma
  • İnanç
  • Leydi Susan

En Sevdiği Üç Kitap

  • Lord Bryon -The Corsair
  • Ann Radcliffe -The Mysteries Of Udolpho
  • Samuel Richardson -The History Of Sir Charles Grandison

 

Paylaş
Yorum Yapılmamış

Yorum Yazın