Okumak, tahlil etmek, çıkacak sesi berkitmek.
Ana SayfaEdebiyat (Page 3)

Edebiyat

          Yürüyordu, sokak sokak, sokağın içinde fakat nedense dışında. Sokak yürüyordu, hem adamın içinde, hem dışında. Bekledi, gözleri al al. İçinde dehşetli bir ağlayış. Saf, hiçbir şeye karışmamış, öfkeye değmemiş, sade ağlamış. Kaçıyor, hırsız mı? Değil, bir çocuk. Ya çocuk hırsızsa? Neyi çalacak bu gariban, kendi

          Zihnimi, zihinlerde parçala, etimi lime lime kopart, ben hakkında bütün bir tanım yap. Sabah giysisini kaldırdı, müstehcen sofralar kurdu benim için. Etimi sofraya koy, şakağımdan kanlar toparla, süsle en güzelini tanımak için.           Zihnimi zihinlerde kışkırt, türlü küfürler tasarla. Yüzüme bakmasınlar, gözleri kaçsın gözlerimden. Bir anıt desinler,

Birilerinin göğsü, birilerine yaslanmıştı. Birilerinin susuşu, birilerine karışmıştı. Onun suçu, bana bulandı. Benim cezam, ona bulandı. Bir çift kalp, çarptı hızlıca, duramadı. Elbet biliriz, elbet. Nefretin adını kim koydu, kim sezdi ilk. Başka duygular da yaşamıştır, yaşadı ki “nefret bu” diye ayırmış. Hatta bu duyguyu o kadar sevmiş ki

Yaşanmış yaşanacak olan tüm sözde gerçekliğe Ve doğruluğa Sorgusuz sualsiz inanışım, Hesapsız ve kitapsızdı. Beynimdeki körleşmiş duygularla Hareket ederek yaptığım bir şeydi. Körleşen neyse Beni solumdan etti, Korkak  fikirlerim ve görmeyen gözlerim. Aslına rücu ettirmediği gibi Sızısını da beraberinde getirdi. Ne acısı ya hu Sarılmadık kelime bırakmadı dilimde. Dolandı başıma Saçlarımı tek tek yerinden etti, İki çift söz söylemedi. Geçti dese yetecekti

          Şiir, bize ait değil; bu dünyadan dahi değil. Şiir, rasyonalitenin kanıtı; şiir Aristo’nun tanrısından gelen. Kelimeler armoninin yeryüzündeki yansıması, şair seçilmiş deli; yılana dönüşecek sopası yok, peygamber değil. Şairin kalemi var, dokunduğu her şeyi kanatıyor; şair bir cerrah.           Herkesin âlemi şahsi, dünya içinde milyarlarca dünya. Şairin

          Gecenin çığlığı var, herkes duydu. Keskin, tiz, tırnakları var. Bu çığlığın kulakları dik, sokakları dar. Bir kocakarı korktu, bağırıyor car car. Herkes pijamalarıyla çıktı dışarıya. Bıyıkları titriyor, emekli Albay öfkeli. Ellili yaşlarda Nadire Hanım gecelikleriyle. Derin bir dekolte, yüzünden çıkmamış rujlar, dudak ayrımında iğrenç kahkahalar

          Bu sabahın adını “bir gün daha” koydum. Çok da yakıştı ona, hemen benimsedi, aynılığıma haykırdı varlığını. Varlığım kendini imtihan etti. Sahi, ben buradayım. Eflatun rengi odamın ortasında oturuyorum. Hiçbir şiire girememiş imgeler, kağıt cesetlerine dudaklarımdan bulanıyor. Ve eklemek istiyorum: evimin önünde erguvan ağacı yok. Olsa da, bugün pencereyi

          Sonunda ne olacağını bildiğiniz bir hikayenin öncesini merak eder misiniz?           Sonunda ölüyordu. İnsanlar ölürken, o âna kadar yaşadıkları şeyler, gözlerinin önünden kervanlar gibi geçermiş. Öyle diyor yaşayanlar. Bugüne kadar hiçbir ölünün konuşmadığını varsayarsak

Yalnızları bir kıtaya hapseden Ruhani lekeli buhran tanıyor artık hepimizi. Çocukluk; dilimizde kekre tat bırakıyor Koyu fındık ocakları kapatıyor da güneşimizi peşinen takibe koşuyor minik ayaklarımız Bundan korkup kaçışan ateş böceklerini. Kalmadı düşmanımız, köy fırtınası hariç. Muhtar emminin öbürsü günkü ölümü Sağanakla hüzne boğdu kahvehaneyi. Oysa kınında keskin nefreti, kasketinde senelerin hesabı Belinde sürmene bıçağıyla elinde

          Gece olanca soluğunu omzuma bıraktı, siyah kandil içime işledi, karardım. Hâlbuki ben, umut şah damarımda, onca yıl yüzümü aydınlatacak günü aradım! Kim bilir, belki sarılırdı otların sarardığı yerde bana güneş… Ve belki gözlerimi onurlandıracak bir terfinin ardından ben de ışık saçardım!           Bırakın lanet etmeyi! Köprülerin üstünde bıraktığımız yağmurdan