Okumak, tahlil etmek, çıkacak sesi berkitmek.
 

Çocuktum, Çocuktun, Çocuk | Deneme

          Üstü tenekeden ev, küçük bir soba, tahta masa, bakır ibrik, divan. İşte bir nesil yokluk namına her şeyin var olduğu bir dönemden geçti. Biz de o trenin son vagonuyduk ey sevgili…

          Bir bisiklete üç yıl ağladım aldırmak için, ilkokulda en büyük arzum küçük bir el radyosunu yorganı başıma çekerek dinlemekti. Kolasına maç yapmak kolanın gördüğü en büyük itibardı, toptan anlamayan çocukları sırf top onun diye maçımıza alırdık, çocukça aklımızla. Alamancıların arabalarına bakardık Hacı Murat’ı Mercedes sandığımız zamanlarda. Köye araba gelirdi, vali gelmişçesine bir namı vardı Maltepe sigarasını ağzından düşürmeyen şoförün…

          Tek kanaldı TRT 1… Cumartesi gecesi Türk filmleri olurdu, uykum gelmesin diye suları ıslatırdım, sabah mahallede arkadaşlarıma Cüneyt’i anlatmak için, yine de topun peşine koşmaktan mecalim kalmaz uyurdum. Bizden olan “Bizimkiler” dizisinde, tek bizden olmayan şey şimdi gecekondu denilen apartmandı bize cazip gelen… Bizim Cafer’imiz yoktu; katilimiz, dengesizimiz mahallede çoktu.

          Pazar gününden nefret ederdim, saat onda başlayan ve hala anlayamadığım Pazar Konseri’nden ve pazartesi okulun gelmesinden…
Banyo kazanları yakılır, yıkanırdık pazar geceleri, sırtımız sürtülmekten kızamığa dönerdi, sesimiz çıkmazdı. Banyo kapısından dışarıya kendini atabilmek Metris’ten çıkabilmekti.

          Okul cezaevi gardiyanlarından farksız meslektaşlarımla doluydu. Duygun varmış, kalbin varmış, kırılırmış, ağlarmışsın ne önemi vardı ki… Yüzüne bakmadan selam alırlardı öğretmenlerimiz. Sözlü varsa saniyeler asırlara bedeldi. Zannetme ki zayıf almaktı korkumuz, tasamız. Dayak ve kızların yanında ağır bir lafla kıpkırmızı olmaktı sancımız. Gül biterdi vurdukları yerde onların, her biri bu yüzden birer bahçıvandı. En iyi müşterileri de velilerdi. Biz ise eti senin kemiği benim olan kurbanlıklardık…

          Bir tren böyle geçti, biz de son vagonuyduk bu trenin ey sevgili. Biliyorum senin de hikayen bundan farksız… Zaten 80 öncesi doğanların hikayesi hep aynı değil mi…

          Şimdiyi anlatmaya gerek yok ey sevgili… Her şey var, var namına… Ama benim yok dediğim o yokluk yıllarında meğer ne çok şey varmış: Mutluluk, çılgınca bir çocukluk, her akşam evimize gelen misafirlerle kahkahaların göğe vurduğu neşe, sohbet, muhabbet…

          Söyle ey sevgili, çocuğun senin kadar mutlu muydu senin topraktan evcilik oynayıp anne olduğun yıllardaki kadar. Ve o evcilik oyunlarında ben de baba olduğumda bakır telden direksiyon yapıp sürdüğümüz “Kara Şimşek”lerin mutluluğunu şimdi bir sor alabiliyor muyum bakır teli olmayan arabamdan…

          Elektrik alamadık denilerek önce paranın sorulduğu bu zaman, anlayamaz bizi… Şairin dediği gibi: “Melali anlamayan nesle aşina değiliz.” Evliliklerin pamuk iplikleriyle kördüğüm olduğu bu zaman değildi o zaman. Elektrik gitti mi günlerce gelmezdi, işte biz o zaman elektrik alamazdık. Mum gibi eriyen günümüz insanı değil o zamanın bakkallarının camını süsleyen mumlardı ey sevgili.

          İşte ey sevgili, bu fotoğraf bu duyguları dalgalandırdı bende. Her şey eskisi gibi, yeni olan benim bu karede. Tahta beşiğimle, çiçekli beleğim ve annemin bebeğim dediği bebek yok bu fotoğrafta eski namına. Yolun yarısını devirmekten yorgun düşmüş, Mevla’ya emanetini istediğin an al; ancak ben babasızlığı iyi bilirim, biraz Azrail’e müsaade et, Nazenin solmasın, Aslan yıkılmasın diyen titrek bir kalp var göğsümün sol tarafında…

          “Mektup yazdım kış idi, elum üşimiş idi, daha yazacağadım, kalemum bitmiş idi” bile diyemeden bitiriyorum mektubu… Mektup yazdım acele, oku oku hecele, mektup benım vekilim, al koynuna gecele… “ bile dedirtmiyor önümdeki bilgisayar ve üstündeki tuşlar… Var her şey ama her şey, sıcak mı mektup kadar… Söz dipsiz bir kuyu, artık benden bu kadar…

          Derdim ya ey sevgili: Çocuktum, çocuktun, çocuk… Hadi sen de itiraf et, belki de buydu mutluluk…

Etiketler
Paylaş
Yorum Yapılmamış

Yorum Yazın