Okumak, tahlil etmek, çıkacak sesi berkitmek.
 

Kenarda Yaşananlar | Öykü

Sevgiyi görsek Tanrı’yı görürdük insanın yüzünde. Tanrı sevgiden ibaretti. Ruhu doğrudan şaşanlar meşrulaşınca her şey gizlendi. Tanrı gücendi yolunu kaybedenlere ve onur bahşetti gizlenen her şeye. Bense bir köşeye çekildim sessizce. Yanıma birileri geldi. Kimdiler, neredeydik, kaç kişiydik? Önemli değil. Onları yazmak istiyorum. Onları unutmak istemiyorum.

Gıcırdayan sandalyemle pek de hareket etmeyen bedenim güzel uyum sağlamıştı. “Sessizliği koruyabilir miyim? Aman kıpırdamayayım.” derken birini işittim. Sıskaydı, saçları dağınıktı, gözünün feri de gitmişti. Durmadan yere bakıyordu. Elleri dizlerinin üstündeydi. “Olmaz, olamaz.” diyip ileri geri hafifçe sallanıyordu. Sordum:

“Ne olmaz, ne olamaz?”

Hiçbir mimiğini değiştirmeden “Olmaaaz, olamaaaz…” derken neyin olamayacağına o anda karar verip uzun zamandır aradığı bir şeyi bulmuşcasına zıplayarak bana döndü:

“Benden bir şey olmaz.”

Gülümsedim. Doğru bir şey söyleyip söylemediğini merak edercesine bana bakıyordu. Ellerine baktım, bakımlıydılar. Sandalyemden kalktım ve ona yaklaştım. Dibinde bomba patlamış gibi ellerini kulaklarına götürüp kafasını iki yana hızlıca, kaçmak ister gibi sallamıştı. Anlamıştım. Sandalyeden gelen gıcırtı onu korkutuyordu. Yanına, yere, oturdum ve sordum:

“Ne olsun isterdin ki senden?”

Yere bakarak biraz düşündü. İleri geri sallanıyordu hâlâ. Biraz sonra cevapladı:

“Makine.”

Beklediğim cevabı duymuştum fakat neden aklıma bir şey gelmediğini merak ediyordum. Bu merakım farkında olmadan dilimden dökülmüştü:

“Neden?”

“Makineler hata yapmaz.” deyip yüzüme baktı onay istercesine.

Az da olsa makinelerin de hata yapacağını bildiğim halde “Yapmaz.” dedim usulca. Minnetle omzunu sıvazladı elim. Belli belirsiz gülümsedim tekrar.

Hâlâ gıcırdıyordu sandalyem. Başımı omzumun üstünden çevirip baktım. “Neden gıcırdıyorsun sen?”  diye homurdandım. Bir anda karşı tarafta üç adam belirdi. Birbirlerine benziyorlardı. Üçü de şişmandı ve aralarından biri kaygılıydı. Yüzüne biraz daha dikkat ettim kaygılı olanın. Diğerlerinden daha yaşlıydı sadece. Ortadaki adam cevapladı:

“Çünkü onu güveler kemiriyor.”

Adam, sağındaki diğer şişmana dönüp kibirle bu cevabını övmesini bekledi. Karşılığını da aldı. Yanımdaki sıska bunu duyunca ellerini kulaklarına bastırdı. Ardından gözleri doldu. Bu sefer “Güveler!” deyip ileri geri sallanmaya başladı. Üzülmüştüm. Şişman kibirle övülmeyi beklemişti, övülmüştü; sıska olan duymak istememişti fakat duymuştu.

Sonra yine ses duyduk. Duyduğumuz söz sanırım güveye aitti:

“İşim bu!”

Tiksinerek baktım ona. Kibirle konuşan şişmanı öven diğer şişman, yakasındaki toza üfledikten sonra konuştu:

“Suçlayamazsın ki onu. Karnı doymalı.”

Sandalyemi o kadar kemirmişti ki tahta bacağı kopup kırılmak üzereydi.

“Az önce oturuyordum. Ben varken kırılabilirdi.”  dedim.

Sıska, ağlamaya başlamıştı.

“Kırılabilirdi.” diyerek cevapladı kaygılı olan diğer şişman. Ardından kafasıyla sıskayı göstererek “Onunki kırıldı.” dedi.

Diğer şişman, sesindeki samimiyetsiz hüzünle devam etti:

“Eskiden bir şeyler çizerdi oturduğu sandalyede. Sonra çizmek para etmez, gel bizim gibi takım elbise giy ve sadece ne olursa olsun konuş dedik. İtiraz etti, ikna etmeye çalıştık derken olay büyüdü. Tartışırken duyamadık güve sesini. Kırıldı sandalye.”

Derin bir nefes aldıktan sonra tek cümle daha ekledi:

“Sonra düşündükçe düşündü sadece.”

Büyük bir gürültü koptu kulaklarımı sağır eden. Üstüm başım toz oldu. Öksürdüm, boğuluyorum sandım. Sandalyem kırılmıştı. Kalktım uzaklaştım sıskadan, şişmanlardan, güveden, sandalyemden. Yürüdüm, yürüdüm ve öylece yürüdüm. İnsanlar gördüm. Çelimsiz, yorgun, şişman, sıska… Bir yerden sonra kayboldum. Geri dönmek istedim, aklımı yokladım. Ne fayda. Aklımı güveler yemişti çoktan.

Etiketler
Paylaş
Yazar:

Seyir kâtibi

Yorum Yapılmamış

Yorum Yazın