Okumak, tahlil etmek, çıkacak sesi berkitmek.
 

Ölmedik Daha | Öykü

Birilerinin göğsü, birilerine yaslanmıştı. Birilerinin susuşu, birilerine karışmıştı. Onun suçu, bana bulandı.
Benim cezam, ona bulandı.

Bir çift kalp, çarptı hızlıca, duramadı.

Elbet biliriz, elbet. Nefretin adını kim koydu, kim sezdi ilk. Başka duygular da yaşamıştır, yaşadı ki “nefret bu” diye ayırmış.

Hatta bu duyguyu o kadar sevmiş ki diğerlerinden kayırmış.

Mahveden kim beni? Bilmem, kim? Ah beni duyuyorsun! Tabi ki duyuyorum kardeşim, sen beni duymuyor musun?
Yoksa, sen hala yalnızlığı mı oynuyorsun?
***

          Bin bir varlık tayin ettiler var olanın üstüne. Ustaca hazırladılar bunu. Deniz kenarına bir bank koydular, demirleri paslanmış. Üzerinde kalın paltolarıyla iki adam mevcut. Biri diğerine dönmeye çekiniyor.
Denizle konuşuyormuş gibi sohbet etmeye başladılar. Merhaba, dedi uzun olanı.
Diğeri sesin adamdan geldiğini anladı ama soruyu denize yakıştırmış olacak ki gözlerini ayırmadı maviden. Dalgalar arttı bu süreçte. Birkaç damlacık, rüzgarla yüzlerine savrulur gibi oldu.
Merhaba… Hava soğuk, buz gibi. Öyle, gece kar olur gibi. Ben Ahmet, ben de Melih.
Konuşuyorlardı da ikisi de konuştuğunun farkında değildi.

“İnsan, kendi ölümüne inanmazmış.”
“Nasıl yani, inanıyoruz işte.”
“Hayır, inandığımızı sanıyoruz. Bilmiyoruz öleceğimizi.”
Delilik tohumu aradı gözlerinde Melih, Ahmet’in. İlk defa dönmüştü yüzünü ona, çıldırmış olacak ki diye düşündü, sırıtacağı tuttu.
“Bakma öyle, inanmıyoruz işte. Ölü olduğunu hayal et, öldüğünü hisset. Ah olmuyor değil mi? Hayalinde dışarıdan izliyorsun cesedini. Hayalini o cesedin içinde var edemiyorsun. Çünkü ölmemişsin daha, hiç ölmemişsin. Vücudun deneyimlemediği şeyin olacağına inanmıyor. Sen öleceğine yeminler et, vücudun bunu kabul etmiyor. Ah kardeşim ne tuhaf değil mi?”
Melih, Ahmet’e cevap veremedi. Denize bakmaya devam etti uzun uzun, ölüyüm ben dedi kendi kendine. Yaşıyor muyum ki? Ahmet Melih’in söylediğini duymuşçasına devam etti;
“Yaşıyoruz biz, yaşıyoruz. Her gün onlarca kez ‘öldüm ben, ölüyorum’ gibi beylik cümleler kursak da yaşıyoruz. Asıl öldüren de bu değil mi bizi?”
“Ama, doğuyoruz yine de. Vahşette doğuyoruz; başkalarının ölümünde, ölen annelerin rahimlerinde doğuyoruz. Doğmak için, ölmek lazım; her gün ölüp sabaha doğuyoruz.”
Bu sefer Ahmet sırıttı, hatta denize doğru tok bir kahkaha atıp ayağa kalktı. İleriye doğru üç adım atıp kendini denize bıraktı.

***

          Sigarası ağzında karşıladı Melih’i Semiha. Gözlerinde o belirsiz iğrenti hala duruyordu. Belki öyle bir şey yoktu da Melih öyle olduğuna inandırıyordu kendini. Belki cidden vardı da Melih onla yaşamayı öğrenememişti daha, ondan her seferinde ruhuna keskin bıçak gibi batıyordu.
Yemeğe oturdular, televizyondaki program olmasa eve insan sesi dolmayacaktı doğru dürüst. Bir yandan telefonuyla uğraşıyordu Semiha, ara sıra gülümsüyordu; bir yandan kendine hazırladığı diyet yemekten azar azar yiyordu. Gözlüğünün camına bakıyordu Melih’in bazen de. Gözlerine bakmayalı uzun zaman olmuştu.

          “Bir adam geldi bugün yanıma, sahilde oturuyordum. Bir şeyler anlattı, sonra denize attı kendini, öldü. Şimdiye kadar da karakoldaydım.”
Kaldırdı kafasını Semiha. Elindeki telefonu masaya vurup “Sıkıldım ben artık ya, sıkıldım artık!” dedi.

          Gecenin kırmızı yakaları vardı, kusmuk kokuyordu. Hâkim Melih’e bağırıyordu, avukatlar ağlıyordu, cık cık cık sesleri geliyordu duruşmayı seyredenlerden. Koca adam, niye öldürsün kendini. Kesin bu atmıştır onu, hem Allah aşkına sıfata bak, tam katil, tam! Bu öldürmeyecek de ben mi öldüreceğim? Ben, mi, öldüreceğim. Melih tekrarlıyordu, Semiha arkasını dönmüş uyuyordu. Melih göbeğinde ellerini birleştirmiş, rüyasını düşündü. Pencereye baktı öylece, sanki dışarısını görüyormuş gibi gözlerini kırpmadı da hiç.  Sıkıldım artık ben ya, sıkıldım artık diye mırıldandı. Mırıltısına bir ölümdür sarıldı, Ahmet’i düşündü. Ahmet onu düşünemedi.

          Gece öldü, sabah doğdu. Semiha uyandırdı Melih’i, kalk dedi çay hazır. Bak, dedi çayını yudumlarken Semiha televizyona doğru. Bak, bir adam kendini denize atmış. Birileri kurtarmaya gelene kadar boğulup gitmiş. Ah gebersin böyle aptallar, Allah sana can vermiş, yaşa git. Bir senin mi derdin var? Semiha diye şaşkın şaşkın söyledi Melih, ben zaten oradaydım, dün anlattım ya bunu sana.
Semiha çay bardağını sertçe masaya vurup “Sıkıldım ben artık ya, sıkıldım artık!” dedi.

          Bak bak bak piçlere bak ağabey. Bak bak bak, gidin ülkenize kardeşim. Bu devlet sizi bakmak zorunda mı? Beşer, onar doğuruyor bir de kedi gibi he. Ben kazanayım, çalışayım, anam ninem olsun ellerim parçalanıyor ağabey direksiyon başında. Bak bak bak, siktir ol lan! İnsan savaştan kaçar mı ağabey. Ağabey pek konuşkan değilsin galiba sen de kusura bakma, çıldırıyorum bunları görünce. Dur dedi Melih, burada dur. Parasını ödeyip sahile doğru ilerledi. Sıra sıra 6 bank vardı denize paralel, beşi boştu, bir tanesinde kara paltosuyla uzun boylu bir adam oturuyordu. Adamın yanında, deniz karşılarında oturdu Rüzgâr önlerinde yürüyordu, adamlar birlikte susuyordu.
“Sen Ahmet değilsin.” dedi Melih.
“Sen de değilsin.” dedi uzun boylu adam.
Deniz turuncuya uğradı, güneş ölüyordu. Adam hızlı hızlı sigarasını çekiyordu, Melih denize hızlı hızlı bakıyordu. Terler gibi oldu o soğukta.
“İnsan, kendi ölümüne inanmazmış.”
Uzun boylu adam Melih’e baktı, sigarasından bir nefes daha çekerek gülümsedi.
“Vallahi ben inanıyorum birader.”
Melih adamın gözlerinde delilik tohumları arayamadı, uğraşmak istemedi belki de.
“İnandığımızı sanıyoruz, bilmiyoruz, ölmemişiz daha.”
Adam kafasını onaylarcasına salladı, gülümsedi.
“Ölmedik daha, ölmedik daha…”
Melih adamın gülümseyişine eşlik etti, hatta kahkaha attı.
Sonra kalktı, iki üç adım atıp denize doğru, kendini bıraktı.

Etiketler
Paylaş
Yorum Yapılmamış

Yorum Yazın