Okumak, tahlil etmek, çıkacak sesi berkitmek.
 

Paranın Ne Kadarı Saadet Getirir?

Paranın ne kadarı saadet getirir? Ekonomistler ve psikiyatrlar uzun yıllar boyunca bunun cevabını aramışlar ve aramaya devam ediyorlar. Zira çok para mutluluk getirmiyor ama fakirlik de insanı mutsuz etmeye yetiyor.  Sonuç olarak insan yetinen, memnun kalabilen bir mahluk değil. Ne kadar çok kazanırsak kazanalım hep daha çok istiyoruz. Doymuyoruz, doyurulamıyoruz. Aynı türün bazı üyeleri bu doymama durumundan mütevellit bize tüketilecek, ihtiyaç olduğunu düşündüğümüz şeyler sunuyorlar. Bu döngü sürüp gidiyor çok uzun zamandır. Biz bu döngüyü kırmaya çalışmazsak da sürmeye devam edecek. Çünkü görüyoruz ki toplumun büyük kısmı halinden oldukça memnun.

Günümüzde bu para – ”sözde”  ihtiyaç döngüsünü kırmaya çalışan insanlara deyim yerinde ise ”ucube” gözüyle bakılıyor. ”Aman diyeyim sesini çıkarma, başını kaldırma, sorgulama.” Çünkü sen sorgularsan farklı sesler sunarsan yeni bir şeyler ortaya çıkar. Yeniyle uğraşılacak vakit yok, olana alış ve ayak uydur!

Çoğumuzun, aklından geçen fikirleri, sırf bu tepkilerle karşılaşmaktan korktuğu için söylemeye cesareti bile yok. Belki de fikrimizi dile getirince arkasını getirmeye, bu fikrin takipçisi olmaya gücümüz yok. Başlangıcını yaptığımız mevzuların üzerimize yıkılmasından korktuğumuz için istemediğimiz hayatları yaşamaya kendimizi mahkûm ediyoruz. Her gün şikayet edip her gece yatağa aynı günü yaşayıp giriyoruz ve gitgide hayatlarımız daha da monoton hale geliyor.

Peki bu döngü nasıl kırılır? Bu hayatı bizim kılan özellikler nasıl geri kazanılır? ”Sistemin kölesi” olan bu insanoğlu, ütopyalarına erişmek için neler yapabilir? Cevabı çoğumuz göremeyiz. Çünkü cevaba ulaşmak da cevabın kendisinden geçer. ”Sorgulamak”. Bu sözcükten maalesef hepimiz korkar hale geldik, getirildik. Bir kısmımız korkacak bir şey bile görmüyor bunda. Bize ne dayatılırsa kabul eder olduk. Soru cümlelerini, çıkarım yapma yetimizi ilkokul sıralarında; o basit metinleri incelerken kaybettik. Bize sunulan sözde fırsatları elde etmek için çalıştık. Çalıştıkça gözlerimiz açıldı. Gözlerimiz açılınca daha çok şey görür olduk. Onları da sorgusuz sualsiz bağrımıza bastık. Bir ömrü biyolojik açıdan hiç ihtiyaç sayılmayan gereksiz şeylere harcadık. Harcayanları ve sonlarını gördük ama baba mesleği gibi devam ettirmesini de bildik.  Nedensiz, nasılsız inandık bize sunulanlara. ”Ben ne istiyorum?”, ”Bunu neden yapıyorum?”, ”Bu genel kabul görmeseydi bana doğru gelir miydi?” cümlelerini bile kuran kalmadı etrafımızda. Kelimelerin gücünden kaçar, korkar olduk.

Teknolojide, bilimde ileri olduğumuz halde bizden yüzyıllar önce yaşayan filozoflara şaşırır olduk. Sokrates’i, Thomas Aquinas’ı bu devirde bile anlayamıyorsak, özümseyemiyorsak, ellerimizde üstün teknolojiyle donatılmış akıllı telefonlar olsa ne değişir? Çünkü bize ne sunulursa sorgusuz bir şekilde kabullenip ayak uydurmaya çalışıyoruz. Bunun sebebi ise olan biteni görmemek, sorgulamamak ve sormamaktır. Daha çocuk yaşta çok soru soruyoruz diye ”Kediyi merak öldürür.” denilerek susturulan bizler; belki de sırf bu baskılama yüzünden şu an bütün hayatımızı teslim ediyoruz başkalarının ellerine. Düşünen, cevapları bulan ama kendine saklayan iki kurnazın parmağında oynuyor hayatlarımız; ezilen sorma güdümüz sebebiyle.

Ağrı hissetmeseydi insanoğlu, organlarının yerini bile merak etmeyecekti belki de. Merak ve sorgu. Bu iki büyük hediye bize verilmişken ve bizi diğer bütün canlılardan farklı kılıyorken bunları zamanla elinin tersine alan bizleriz. Bize dayatılan bazı kuralları, sebebini bilmeden yaptığımız ve yapacağımız eylemleri hak ediyor oluşumuz bu yüzdendir. Eğer meraka, o içten içe bizi kemiren sorma dürtüsüne geri dönüp eskiden olduğu gibi özümsemezsek; hayallerimizdeki hayatlar yerine bizi içten içe çürüten distopyalara yol almaya kaldığımız yerden devam edeceğiz. Bugün korkarak okuduğumuz distopik eserleri, endişeyle baktığımız bilim-kurgu dizilerini; aklımızda canlandırmaya bile korktuğumuz geleceğimize ellerimizle yerleştiren bizler… Yarın bu kabusu yaşarken kendimizi nasıl affedeceğiz? George Orwell bizi “1984” eserinde uyarmışken yaşadığımız hayatı okunanlara benzetmeden yaşayabiliyorsak biz de sormayı, sorgulamayı unutmuşuz demektir. “Ben” yerine “onlar”ın fikirleriyle, dayattıklarıyla yaşıyor ve hala bunu fark edemiyorsak bizim de vay halimize. Acı dolu, bireyin yaşadığı ama bireye ait olmayan bir yaşam. En acı olanı da körler arasında gören birkaç gözden biriyseniz; bu sürüklenişe acı içinde gideceklerden oluşunuzu bilmenizdir.

Paylaş
Yorum Yapılmamış

Yorum Yazın