Okumak, tahlil etmek, çıkacak sesi berkitmek.
 

“Puslu Kıtalar Atlası” incelemesi – Yazan: Eren Uygur

Cogito ergo sum versus Ego somnium vita olarak

          Puslu Kıtalar Atlası

          “Yokluktan mı geliyoruz? Elbette. Elbette yok olduğumuz, hiç olduğumuz bir zamanı vardı(r) her birimizin. Bütün kâinatın.

Olduğumuz ve olacağımız bir zamanın sahipleriyiz; var veya yok olduğumuz/olacağımız bir zamanın…”

Dücane CÜNDİOĞLU

“Rendekâr doğru mu söylüyor? Düşünüyorum, o halde varım. Oldukça makul. Fakat bundan tam tersi bir sonuç da çıkar. Var olmadığım bir düş olduğum sonucu da çıkar. Düşünen bir adamı düşünüyorum düşündüğümü bildiğim için ben varım düşündüğünü bildiğim için düşlediğim bu adamın da var olduğunu biliyorum. Böylece o da benim kadar gerçek oluyor. Bundan sonrası çok daha hüzünlü bir sonuca varıyor. Düşündüğünü düşündüğüm bu adamın da beni düşlediğini düşlüyorum. Öyleyse gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum.”


Kapı kırıldığında Uzun İhsan Efendi kitabı kapadı. Az sonra başına geleceklere aldırmadan kafasından şunları geçirdi: Dünya bir düştür. Evet, dünya… Ah! Evet, dünya bir masaldır.(P.K.A Arka kapak)”

 

Puslu Kıtalar Atlası gibi rüyanın sisli kavislerinde dönemeçlenen bir anlatının çözümlenmesi, kendi gibi süzülen bir atmosferde geçti benim için. Postmodern anlatının sularında felsefenin kadim sorularından yola çıkılarak yazılan bu eserde, ontolojik bir sorun olarak varlık çevrelenir. Bu kafesleme, İhsan Efendi tarafından totolojik bir önermeyle gerçekleştirilir.

Düşün yüceleştirildiği bu anlatıda, şarktan bol bol faydalanılır. Ama bana göre burada en büyük rehber Goethe’nin Faust adlı klasiğidir. Faust’ta Dr. Faust, şeytanla bir anlaşma imzalar ve bu imza, arzu istenci ve sonsuzluk arasında gider. Puslu Kıtalar Atlası’nda da bu bilme arzusu, keşfetme istenci önü gelmez bir şekilde ilerler. Şeytanı anımsatan ve son zamanlarda kadın olduğunu öğrendiğimiz -ki eserde kadınlara pek yer verilmediği, sevme ve masumiyetin yalnızca Aglayayla eşleştirildiği göz önüne alınırsa bu oldukça önemlidir- Ebrehe’nin rolü kritiktir.

Karakterleri kısaca açıklayacak olursak, yazarın yapısökümcü bir biçimde, karakterleri birken iki yaptığı da göz önüne alınırsa şunları söyleyebiliriz:

İhsan Efendi, bilge karakteriyle eserde bize kılavuzluk eder. Önceleri ayrı bir karakterken Bünyamin’in (sağ-el) tekrar dirilme, İsa parodisiyle, karakter ikileşir ve artık olaylar Bünyamin üzerinden vuku bulur. Bünyamin’in annesinin olmayışı ve babasının otokrat denebilecek karakterde olması Freudyen çözümleme için hayli önemli verilerdir. Eserde şöyle geçer:

“Sen gerçekten benim babam mısın? Peki, annem kim? Sen kimsin? Ben kimim? Bu evin geçimi nasıl sağlanıyor? Pazara giderken bana verdiğin akçeleri nereden buluyorsun? Günlerce yemeden içmeden nasıl yaşıyorsun? Kimsin sen?” (s. 47)

Eserin sonunda paraların düşle üretildiği, her şeyin sahibinin İhsan Efendi olduğu; onun da düşler âleminde sürekli bir üst mertebesinin bulunduğu zincirleme bir olay olarak çözümlenir. İhsan zaten kelime anlamı olarak iyilik etme, iyi davranma, lütfetmek anlamında otoriter bir kullanıma sahiptir.  Karakter dönüşümünde gözleri oyularak, burnu ve kulakları kesilerek gizlenir ve karakter ikilenir.

Bünyamin ise yüzünü kaybettiğinde iyice silikleşir, modern insanın yazar tarafından analiz edilerek, esere özenli bir biçimde yerleştirilmiş halidir. Bünyamin babasının ve atlasının kılavuzluğunda hareket eder, adeta babasının bir alter kimliğidir.

Eserde bir diğer önemli husus olarak ataerkil dilin hâkimiyetini, esere özgü arınık argo dili görürüz. Bunun en çarpıcı örneği Ebrehe’nin kadın olduğunu öğrendiğimiz andır.

“Delikanlı nereden başlayacağını bilemiyordu. Aksi gibi, gömleğinin içine sinen maymun da ikide bir kıpırdayarak hareketlerini kısıtlıyordu. Bünyamin, bu yüzden Ebrehe’nin elbiselerini çıkarırken bir hayli zahmet çekti. Büyük Efendi’nin sarığı, Hınzıryedi ipe asıldığı an düşmüştü. Saçları tıraşsızdı ve töre gereği bir tepe kâkülü bile bırakmamıştı. Bütün kanı çekilmiş, zaten saydam olan teni böylece adeta camlaşmıştı; öyle ki elinin incecik derisi altında neredeyse kemiklerini görmek bile mümkündü. Bünyamin, cesedin üzerindeki elbiseleri çıkarmaya devam ederken Ebrehe’nin başının, boyun kemiğinin kırılmasının bir sonucu olarak olağandışı bir şekilde arkaya oynamasının karşısında adamakıllı ürktü. İlk kez bir cesede dokunuyordu. Hele hele uçkuru çözüp donu çıkarınca taş kesildi. Cesedin apış arasında bir zıbık vardı ve meşin bağlarla kalçalara tutturulmuştu.” (s. 219)

Akabinde Freudyen rüya yorumunda rüyanın gerçeğe davet ettiği ve Ali Şeriati’nin dediği gibi sanatın var olandan kaçış olduğunu söylersek (el kimya sanatı), gerçeğin yalnızca düşle belirlenebileceği onun da sonu gelmez ardıllarının olduğu ve bilimin saydamlaştırıldığını söyleyebiliriz.

Başlığımıza dönecek olursak, bilindiği üzere Osmanlı entelektüel birikimini Fransa’dan almıştır. Bunun örneği olarak eserde adeta bir Rönesans aydını olarak Kubelik’i görürüz. Yine bir Fransız olan Rene Descartes’in “cogito ergo sum” argümanına İhsan Efendi bir eleştiri getirerek  “ego somnium vita” der. Zaten saydam bir argümanı iyice şeffaflaştırır ve son derece mistik bir hatta taşır. Septisizmin doruk noktalarında dolaşırken logosun yerine muhayyileyi koyarak bizi tepetaklak eder.

“Ne var ki ben, kendimle ilgili bazı meseleleri hâlâ çözebilmiş değilim. Rendekâr düşünüyor olmasından var olduğu sonucuna çıkarıyor. Ben de düşünüyorum, dolayısıyla varım, ama kimim? Galata’da, Yelkenci Hanı bitişiğinde ikamet eden Uzun İhsan Efendi mi, yoksa bugünden tam üç yüz sekiz yıl sonra, sözgelimi İzmir’de oturan mahzun ve şaşkın adam mı? Hangimiz düş ve hangimiz gerçek? Düşünüyorum, o halde ben varım. Düşünen bir adamı düşünüyorum ve onun, kendisinin düşündüğünü bildiğini düşlüyorum. Bu adam düşünüyor olmasından var olduğu sonucunu çıkarıyor. Ve ben, onun çıkarımının doğru olduğunu biliyorum. Çünkü o, benim düşüm. Var olduğunu böylece haklı olarak ileri süren bu adamın beni düşlediğini düşünüyorum. Öyleyse, gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum.” (P.K.A: 237)

Bu yazıyı okuyanlara bir klasik olarak:

Dream on, dream on

https://www.youtube.com/watch?v=89dGC8de0CA

But I don’t know what’s the truth or I know?

Paylaş
Yazar:

Hacettepe Üniversitesi - İngiliz Dili ve Edebiyatı Yazar, çizer, okur.

Yorum Yapılmamış

Yorum Yazın