Okumak, tahlil etmek, çıkacak sesi berkitmek.
 

Serkan Türk | Söyleşi

İnsan yazarken kendini, eksiğini de tamamlamaya çalışıyor.” diye konuşuyor Serkan Türk’ün karakterlerinden biri. Söylemekle kalmıyor hatta, bu cümleyi var olduğu satırlardan kitabın bütününe yaymayı da beceriyor. Öyle ki sayfalar dolusu bir tamamlanma arzusu içinde, zıddı bir eksilmeyle dolanıyoruz öyküleri. Adeta Uyurgezer Bir Gölge gibi.

Serkan Türk, Trabzon doğumlu. 1993 yılından itibaren çeşitli radyo ve televizyon programında yapımcılık, sunuculuk yaptı. Ada dergisi editörü, öykünün genç ustalarından. Bak Önümüzde Yeni Bir Mevsim, Tanrı’nın Yalnız Kırları, Uzak Yaz ve Rüzgârlı Camlar ile öykülerini okuyucu ile buluşturdu, üç de şiir kitabı yayımladı. Öykü ve şiirleri dört dile çevrildi. Şimdi de son kitabı Uyurgezer Bir Gölge ile okuyucuya sesleniyor, seslenmekle kalmayıp bir eksiliş bahsinin içine davet  ediyor.

 

Serkan Türk’e,  bizim ile söyleşi yapmayı kabul ettiği için Gazi Sanat ve Felsefe olarak teşekkür ediyoruz.

      * Çok yönlü bir yazarsınız. On dokuz öykülü “Uyurgezer Bir Gölge” kitabınız da çarpıcı bir şiirle başlayıp bu şiirin devam mısraları içinde son buluyor. Şiir mısraları arasında var olmuş hayatlar desek yanlış olmaz sanırım. Bir şiirin dizeleri arasında öykülere şahitlik ediyor, imgelerle çevreleniyoruz. Sizin için şiir ile öykünün bağı, edebiyata değdikleri mevki nedir?

           Pencere ve kapının yaşamdaki karşılığına benziyor. Şiiri ve öyküyü farklı türler olarak görsek bile sözcüklerin dizelerin yardımıyla geçilmiş zor dönemeçlerin, istekli yolların, şiddetli mevsimlerin katlanılır olmasına imkân veriyor. Görülmez boşlukların ortasında varlığını bulmaya çabalarken bir kekeme, sağır hatta kör olmaktan kurtarıyor. Edebiyat soluksuz kaldığım her anın yoldaşı. Geleceği yaşarken dünü kayıt altına alma fırsatı. Hatırlamak bazen nimettir.

          * Kitabınıza yine bir tren öyküsüyle başlıyorsunuz. İsmet Özel’in “Savaş Bitti”, Nazım Hikmet’in “Severmişim Meğer” şiirinde tren imgesine rastlıyoruz. Acaba görmesek mi / Bir treni ve dünyada tren olan her şeyi” diyor Edip Cansever de. Hasan Ali Toptaş “Çift Çizgi” öyküsünde “Gitmek fiilinin altını, çift çizgiyle en güzel trenler çizermiş ona göre.” diyor yıllar önce ve siz de bu öykünüzde “…tren zamanın raylarında aynı sesleri çıkararak gecenin karanlığına karışıyor.” cümlesiyle karşılıyorsunuz bizi. Trenin hem size, hem edebiyata dair anlamı için ne söyleyebilirsiniz? 

Trenin geçtiği güzergâhı, kompartımanları, insan hayatıyla birlikte değerlendirdiğimizde benzerlik bulmak mümkün… Her durakta yaşamınıza eklenmiş olanlar, hayatınızdan çıkanlar, hatıralar yumağı.

On iki yaşında geçirdiğiniz bir hastalığı düşünün ya da posta kutusunun arkasına sıkışmış eski bir mektubu bulduğunuzda yaşayacağınız tuhaf durumu.

Yol söyletir. İnsan değilse de doğa cömerttir. Anlatmayı da dinlemeyi de deneyimleyeceğiniz fırsatlar verir. Kavuşturur. Dilin imkânlarıyla ortaya koyduğumuz hikâyeler bizi çoğaltır. Başkalarına yoldaş eder. Geçtiğimiz onca tünelin sonu umuttur.

Şöyle diyordum bir şiirimde.

‘içime kaçmış ruh gördü uzak istasyonları

bütün raylar bana gelen olmaz yolcuyu taşıdı

kaçtığım mı diyeyim koştuğum mu

birden yakaladı bendeki yalnızı’

          * Karakterleriniz ile birlikte metinler arasında dolaşmayı seviyorsunuz. İmgelerin öyküleriniz arasında ustaca köprüler kurduğunu görüyoruz. Sizin için öykü yalnız başlar ve biter mi, edebiyatın zamanı ve mekânı için ne düşünüyorsunuz?

Beş öykü kitabımda da öyküyü bir kesit gibi gördüm. Zamana makas atma imkânım olsa anları bölmek isterdim. Her parçanın bağımsız kendi içinde yaşayan bir şeye dönüşmesini arzu ederim. Durum ya da olay örgüsünün bizi ulaştırdığı yer ne anlatmayı amaçlıyor? Zamansızlığın içinde mekânlar, hisler, anlatılan kuşatıcı bir örgüyle verilebilmiş mi öyküde. Bunun peşinden gitmeyi seviyorum.

          Karakterleriniz olayın içinde olmaktan çok genelde susmayı, bir yerlerden seyretmeyi tercih ediyor. Kendi gözlem gücünüzü karakterlerinizde kullandığınızı söyleyebilir miyiz?

İnsan durduğu zaman bakar, durmadığı anda ise zihni duracak ve bakacak fırsatların peşinde gezinir. Bir öykünün başlangıcı olabilir mi bu cümle? Deneyimlediğiniz sayısız an fırsatını bulduğunuzda başkalarına anlatacağınız konulara dönüşür. Sözcüklerle resmettiğiniz bir şeyi bir zihne, göze hapsetme isteği. Durakladığınız bir an düşünün. Biri size baksın ve görsün istiyorsunuz sizde bulunan açmazı.

          * Sizce öykü mü karakteri yazar, karakter mi öyküyü?

           Öyküleri ben mi buluyorum. Yoksa onlar mı gelip bana varlıklarını anlatma imkânı veriyor. Sanırım dünyayı gözümle, ruhumla duyumsamayı keşfettiğimden beri onu nerede bulabileceksem oralarda dolaşıyorum. O beni gelip buluyor ve kuşatıyor. Aramızda bazen bir sır olarak kalıyor anlatılan.

          * Şahsi görüşüm olarak, kelimelerinizde kalabalığa teslim olmamayı, kalabalığa karşı direnişi sezinliyorum. Buna istinaden, kalabalık nedir? Hatta dahası; teslim olmak hakkında neler diyebilirsiniz?

İnsan bütün dayatmalara rağmen kendi içine açılmayı, orada soluklanmayı ister. Tüm sesleri, kalabalık caddeleri, iş anlaşmalarını, senetleri, bankaları, iktidarları, şiddeti, sevgiyi ve elbette tutkuyu içinde öğütür. Ve bunca sesten görüntüden tek bir şeye ulaşmaya çalışır. Kendi iç aydınlığına.

Şöyle bir şey diyor öykü karakterlerimden biri:

‘İnsan bir şeyleri değiştiremediğini anladığında sadece gitmek istiyor. Kalbin ayaklanıp yürüyor.’

          * Kitaptaki benim adıma en çarpıcı cümlelerden birisi “ Ne aradığınızı bilmiyorsanız benim düşmanımsınız.” oldu. Bu şahsi düşünceniz ise biraz daha açmanızı isteyebilir miyim?

Öykü karakterlerimin cümleleri benim içimden geçenle benzerlik sergiliyor. Yola çıkarken planlanınız bir güzergâhınız yoksa hayatın dayatmalarına karşı nasıl direnç göstereceksiniz. Her insanın nihai bir hedefi olması gerektiğini düşünürüm. Kişisel menkıbeniz ruhunuzun kararmaya yakın yanlarını ışıldar halde tutacaktır.

          * ”Coğrafya kaderdir.” diyor İbn Haldun. Yaşadığınız coğrafyanın edebiyatınıza etkisi var mı?

           Yaşadığınız yere benzeşmekten ne kadar kaçabilirsiniz? En sevmediğinize dönüşme tehlikesi her daim var.

          * Peki, radyocu oluşunuzdan ipucu alarak; sizin yazarak veya konuşarak komple bir anlatıcı olduğunuzu düşünüyorum. İçinizdeki bir şeyleri anlatma dürtüsü ne zaman yeşerdi, bunu nasıl fark ettiniz?

Üç yaşında bir kalemle ilk harfi yazabildiğimde… Balkondan sardunya saksıları arasından sokağa bakıyordum. Evimizin birkaç yüz metre ilerisinde deniz vardı ama onu tam olarak göremiyordum. Martılar çatılara konuyordu. Duyduğum su kuşları, çocukların oyunları, bozaran dağları, göğü kaplayan bulutları, hızarın sesini-oduncu vardı yan mahallede- bu seslerin ve görüntülerin içimde başka bir şeye dönüştüklerini hissediyordum. Büyükbabamın merdiveni yavaş adımlarla çıkıp kapıyı çalması, evde pişen sıcak bir yemeğin kokusu… İnsan dursa da giden bir şeydi. İçinde sayısız köşe bucak, yol, dağ, deniz, insan ordusu, çokça duygu, çarpışma isteği, bazen kaçma dürtüsüyle üstelik. Sadece bağırarak aşılabilirdi böyle bir his. Oysa ben kendi sesime yabancıydım.  İlk harf gibi ilk sözcüğü, cümleyi kurmayı başardığımda evrenin renkleri olduğunu öğrendim.

Dokunduğum bir elin sıcaklığı, bir gövdenin açlığı gibi sahici ve tedirgin ediciydi.

          * Son dönemde okuduğunuz üç kitap ismi alabilir miyiz?

1- Georgi Gospodinov – Hüznün Fiziği

2- Javier Maries – Acı Bir Başlangıç Bu

3- İsmail Güzelsoy – Hatırla

          * Ve son olarak, genç yazarlara önerileriniz neler? Gittikleri yola dair birkaç ipucu verebilir misiniz?

Geçen bahar Kırıkkale’den bir okurum gönderdiği mektupta aynı soruya yanıt istiyordu. Ona yazdığım yanıta ilave olarak elimin resmini gönderdim. Parmaklarımın etrafından geçtiğim kalemle kâğıda bir iz bıraktım. İnsan kendi izini bulmak için sayısız izi takip eder. Keşfetmeye açık olsun, gözü ve ruhuyla evreni duyumsasın yeter.

Edebiyatla, sinemayla, resim ve müzikle doyurduğun ruhun, sesleri daima duyacak. Sözcükleri, elbette renklerin çağrısını bilecek ve öğrenecektir ondan kendini dönüştürmeyi.

Yorum Yapılmamış

Yorum Yazın