Okumak, tahlil etmek, çıkacak sesi berkitmek.
 

Seyyah | Öykü

Uzatmak çoğu insana göre basit bir var olma çabası gibi gelirdi bana. Fazlaca kelime dudaklardan çıkıp havaya karışınca en basit hece hep seyyahları ezerdi, şahsi tecrübemden biliyordum. Ne yalan söyleyeyim böyle olmasına karşılık ne seyahat etmekten vazgeçtim ne de kurşun kalemlerden. Lakin bu kararı Mısırlı bir zanaatkardan duyduklarım sayesinde almış olabilirim. Suya hasret kalmış sımsıcak havanın altındayken “Geçmişle geleceğin arasındaki şimdide kalmak zorundasın.” dediğinde yüzündeki çizgilere bakmıştım. Bunu fark ettiğinde “İyi bir gezgin, en iyi şimdide kalabilendir.” diye devam etmişti elindeki tahtayı oymaya, surat ifadesini değiştirmeden. Bu cümlenin içimde hangi duvarlara dokunup hangi taşlara antika bir iz bırakacağını o an anlamamıştım. Şimdi farkına varıp kimse görmeden âna hapsetmek istiyorum yazdıklarımı.

Olayları gaipten gelen bir haber niteliğine bürümek her zaman hoşuma gitmiştir. Gülümsedim. Zaten bizim gibi gezginleri sırdan başka ne cezbedebilirdi ki? Hepimiz gördüklerimizi esrarengiz kılmanın yarışına girerdik birer aptal gibi. Bazen yalanlar söyleyerek, bazen abartarak, bazen gerçekten büyülenerek gördüklerimizi yazar; insanlara sunardık bir şekilde. Bu bir müddet devam etmişti yazın hayatımda. Tâ ki Mısır kralıyla Pers hükümdarının hikayesini Mısırlı bir zanaatkardan dinleyene kadar.

Elindeki tahta parçasının üzerindeki pürüzleri kirli parmaklarıyla zımparalarken ağzından şehrin dokusuyla ilgili birkaç bilgi edinmeye çalışıyordum. Bir anda küf kokulu sorularıma karşılık, soru sordu:

  “Sen…”

Yaptığı iş nedeniyle sallanan kafası zımparanın sesine uyum sağlıyordu. Onu duyabilmek için biraz daha yaklaşmıştım.

 “… Mısır kralıyla Pers hükümdarının hikayesini bilir misin?”

İçimde oturduğum tabureyi fırlatıp o küçücük dükkanı terk etme arzusu uyanmıştı fakat yaşlı bir insanın gezginler için bir hazine olduğunu bilecek kadar tecrübeliydim. Bu hazine nefsimi mest ediyordu. Beni oraya hapsediyordu. Güç bela hiçbir şeyi belli etmeden cevapladım:

 “Bilmiyorum.”

 “Vaktiyle Mısır kralıyla Pers hükümdarı bilinmeyen bir nedenden dolayı birbirlerinin kafataslarından şarap içmeye ant içerler.”

Bitkin, sinirli, ifadesiz yüzüme düşen terli saçlarımı avuçlayıp alnıma yapıştırdıktan sonra kısa bir süre önce kaybettiğim babamdan hikaye dinleyen gençliğimle özdeşleştirmiştim halimi. Kafamı arkamdaki rafa dayayıp gözlerimi kapatmıştım ve dinlemekle yetinmiştim. Soru sormayacaktım. Artık pes etmiştim.

 “Vaktiyle ikisinin bünyesindeki hırs, ihtirasa dönüşür ve gözlerini kör eder. Öylesine kör eder ki ordularını toplarlar ve bir ovada karşı karşıya gelirler. Yeryüzünde, toprağın şahit olduğu en kanlı savaşlardan biri yaşanır adeta.

          Savaşlarının kazananı olmaz. Sonuç sadece kuru bir üstünlükten ibarettir. Bu savaşta üstünlük sağlayan Pers hükümdarı olur. Firavunu ele geçirir ve kalesine doğru ilerler. Kalesine vardığında öncelikle Mısır tahtının tek varisi olan oğlunu öldürür Firavun’un gözleri önünde. Firavun tepki vermez. Suskunluğunu korur.”

Onu gözlerim kapalı bir şekilde dinlerken elindeki o tahta parçasına neler yaptığını seslerden tahmin etmeye çalışmak zevkliydi. Arada soluklanıp elini boynundaki beze silip aynı bezle terini aldığından emindim. Nefesini de duyuyordum, dalga sesini andıran bir dinginlikteydi.

“Daha sonra kızının ve eşinin gururlarını askerlerine vererek onları öldürür Firavun’un gözleri önünde. Firavun adeta savaşı kazanmış gibidir, tepki vermez. Pers hükümdarı hala istediğini elde edememiştir. Aklına bir fikir gelir ve bu sefer huzuruna kalenin hizmetkarını getirtir. Tek hamlede kılıcını hizmetkarın boynuna saplar. Firavun’sa dizlerinin üzerine kapanarak ağlamaya başlar.”

Durmuştum. Böyle bir şeyi beklemiyordum ve hikayenin bu kısmında kafamda türlü sorular canlanmıştı. Firavun’un hizmetkarıyla aşk yaşadığını düşünmüştüm. Firavun’un hizmetkar kılığında olduğu fikri de beynimi meşgul etmişti. Bu fikirler saniyesinde beynimi boğarken kafamı raftan kaldırıp meraklı bir şekilde “Neden?” diye sorabilmiştim sadece. Elindeki tahta parçası baston haline gelir gibiydi, yavaşça solundaki masanın üstüne koyarak ellerini silerken cevapladı:

          “İnsanın elinden en değersiz gördüğü şeyi aldığın an, her şeyini almış olursun.”

Kafamı “Neden bunu anlattın?” dercesine yana kaydırıp, gözlerimi refleksif bir biçimde kısmıştım. Bu jestimin karşılığı yadırgamadığım ya da kanıksadığım babacan bir gülüş olmuştu. Dinlemeye devam eder olmuştum:

          “Sizin elinizden seyyahlık alındı, birer gezgin olabildiniz sadece.”

İkisinin arasındaki farkı anlayabilmek benim mesleki tecrübelerimden daha fazlasını istiyordu, farkına varmıştım. Bununla kendimi övmeye çalışmak önceki kadar kendimi zavallı hissettirmiyordu üstelik.

          “Gezginler, gezicidirler. Görür, yazar ve istedikleri itibarı elde etmek için her şeyi katledebilirler. Surları, bir medeniyeti, bin sene evvel buradaki bir tüccarı dahi yazılarında çekinmeden satarlar. Fakat seyyahlar gezginlerin inlettiği taşların üzerindeki el izlerinde gezinir, onlara dokunur, hatta el sahibinin yüreğini izlerler.”

Ne demek istediğini o an dahi anlamıştım. Fakat kabullenmek sonranın işiydi kendimce. Ona bakıp “Peki ne yapmalıyım?” diye sormuştum.

“Anda kalıp güzelliği unutmalısın. Ruhu olan her şey sarp bir kaleye benzer fakat bir kaleyi hiçbir zaman tek başına zor kullanarak aşamazsın. Bazen kılıcı, lafı, sözü, küfürleri bir kenara koyarak o kalenin kapısını çalmak en doğru olanıdır.” diye cevaplamıştı.

Bu cevabı duyduğum an yerimden kalkıp kendimi hiçbir şey demeden dışarıya attığımı gizlemek istemiyorum. İtiraf gerektiren bir noktadır: Bunu yaptığıma utanırım. Ertesi sene, bugün, aynı yere dönme fırsatım olduğunda onu yerinde bulamadım. Fakat buna üzülememiş olmamın vermiş olduğu ruhi bir tecrübe vardı üzerimde. O dükkanda başka biri olsa dahi o nefesi o duvarlarda duymuştum. Duvarları da parmak uçlarımda hissetmiştim.

Duvarların tanıklığında seyyah olmuş, fakat dünya üzerinde aciz bir adam olmaktan sıyrılamamış bir insanın öyküsü olarak küflenmiş kitap kokusunda keşfedilsin bu kağıt. Mum alevinde erise bile.

Etiketler
Paylaş
Yazar:

Seyir kâtibi

Latest comments
  • Çok güzel bir öykü olmuş. Tebrik ederim. Umarım yeni yazılarınızı da okuruz 🙂

Yorum Yazın