Okumak, tahlil etmek, çıkacak sesi berkitmek.
 

Spinoza ve Freud’un Gözünden Revolutionary Road | Film İncelemesi #3 – Yazan: Eren Uygur

          “Sevdiği birinin kendisinden nefret ediyor olduğunu kavrayan bir kimse nefret ile sevgi arasında beynamaz kalır. Çünkü bir nefretin hedefi olduğunu düşündükçe, karşılığında düşmanından nefret etmeye yönlendirilmiştir; ancak varsayımımız icabı, onu yine de seviyordur. Dolayısıyla bu kişi sevgiyle nefret arasında gidip gelecektir… Göstermek istediğimiz de zaten buydu…”

– B. SPİNOZA

Bu yazıda Revolutionary Road ( Türkçeye “Hayallerinin Peşinde” olarak çevrilmiştir. ) adlı, Altın Küre ödüllü, bol diyaloglu, yönetmenin American Beauty tadını andıran filmini; sosyolojik, psikolojik ve felsefi açıdan inceleyeceğiz.

          ZAMAN ve MEKÂN

Filmin 1950’lerin Amerika’sında geçmesi büyük önem arz eder. Zira bu yıllarda Amerika II. Dünya Savaşı’ndan çıkmış, McCarthyist ekonomiyle ilerlemiş, alım trendi ve kentleşme (sadece beyazlar için olsa da) tavan yapmış, Eisenhower gibi bir savaş kahramanıyla (!) idare edilen, konformasyon ve konservatismle sosyal normların şekillendiği; Rosa Parks, Dr. M. Luther King gibi aktivistlerin 60’ları şekillendiren devrimci düşüncelerinin yeşerdiği bir garip dönemde geçer.

Makineleşme ve yabancılaşmanın kendini gösterdiği bu yıllarda, Kate Winslet’in canlandırdığı April Wheeler’in amaçsal ve duygusal bazı sorunlar çektiğini gözlemleriz. Ayrıca Leonardo DiCaprio’nun canlandırdığı Frank Wheeler’in normale ayak uydurması bizim kilit noktalarımızdan olacak, kılavuzumuz Ethica, J. Neu ve psikanaliz olup yazımız bunlar üzerine şekillenecektir.

FİLMİN İNCELENMESİ

Film çiftin tanışma sahnesiyle başlar. Çiftin şu sohbeti dikkate değerdir:

Burada April’in olaya maddesel değil amaçsal yaklaşması mühimdir, film buradan makaslanacaktır.

Bu diyaloğun ardından April’in oynadığı başarısız tiyatro oyununa çekiliriz. Oyundan sonra Frank’in, oyunu ve April’in mesleki seçimini eleştirdiğini görürüz. Film boyunca Paris’e taşınma hariç sürekli maskülen bir dil kullanan Frank’ın bu eleştirisi arabanın içindeki tartışma anına sebep olacak ve bu tartışma olayları alevlendirecektir.

Frank’in burada giydiği gelenekselci ataerkil gömlek film boyunca üstünden çık(a)mayacak, tüm olaylara normal bakacak ve bununla arzularını idame ettirecektir.

Tartışma sahnesinden sonra dönemin özelliklerine has küçük bir kent evine taşınacaklardır. Burada, toplum tarafından arzulanan model olarak görüleceklerdir. Fransa hayallerinin kurulduğu bu mekanda ilk olarak Frank’in, dönemin normlarına karşı çıkarak burada yaşayanların hayatını “Great American Dream” safsatası olarak niteleyeceği diyalog göze çarpar.

Sonrasında April, filmin efsane cümlelerinden birini adeta göndergesel bir başkaldırı olarak dillendirir:

Ve ekler: Sen bir erkeksin.

Freudyen söylem bilinçdışını üçe ayırır: ırksal bilinçdışı, toplumsal bilinçdışı ve bireysel bilinçdışı. Bu ayrım insanın yaşamına yön verir ve onun tüm fizyonomisine ve psikolojisine yön verir. Filmde, bu yön veriş etkisini Frank’te hat safhada gösterecektir.

Filmde dönemin ve günümüzün kadın algısına yönelik büyük bir eleştiri vardır. April, kafese girmek istemez, ereksel otonom asla deviremez, denese bile başaramaz. Gittikleri komşu evinde şu diyalog geçer:

Frank bunu içten kabul eder gibi görünür, ta ki iş yerindeki telefon görüşmesi gelene kadar. Bu görüşmeden sonra Frank, April’i aldatır. Bu aldatma, benliğinden bir elveriştir fakat bu, onu içten yücelme ve erginliğe ulaşma töreni olarak görür.

Ardından eve gelen ve The Shape of Water’da da güzel bir oyunculuğa imza atan Michael Shannon, John Givings dâhil olur. Filmin logosu olarak nitelendirebileceğimiz Givings, ormandaki diyalogta ötekileştirilmiş kimliğiyle, sürekli keskin ve uç noktadaki ratio ve ethosuyla dili ustaca kullanır.

Buradaki kaçış mekânsal olarak Rousseau’nun değimiyle doğaya kaçıştır. – Bunu filmin sonlarına doğru tekrar gözlemleriz.- Sanıyorum ki burada Spinoza bize sevinciyle yardımcı olacaktır.

“İnsanın ve insanlığın aradığı sonsuzluk, tanımlanamayan bir kavramda içerilen bir nesne olmayıp, korkudansa hoşnutluğun, gururdansa onurun, benmerkezciliktense özdeğerin, bulantıdansa neşenin hâkim duygular olabildiği bir mekânda hemcinslerimizle özgürce yaşayabilme arzumuzda aşk, hakikat ve sonsuzluk sadece özgürlükte var olur.”

Aşk, Spinoza’ya göre doğaya uygun etkinlik (affecti) geliştirmedir. O aşkı fizyolojik ve üstün nitelikte olmak üzere ikiye ayırır. Burada Platon’un gözlemi de elbette ki faydalı olacaktır. Onun sevgi sınıflandırması (agape, pragma gibi) Spinoza’nın arzu sınıflandırmasıyla birleştirildiğinde bize gerekli kılavuzluğu edecektir.

Bu sahneden sonra düzenler değişir ve April artık özsel arayışa geçer.

Bu zaman dilimi uzun sürmez, April olanı biteni anlamış ve bunu düşünmeden bir saniye bile geçiremez olmuştur. Bu diyaloğun ardından Frank:

diyerek kendini gelenekselci erkek akla yerleştirir ve bu yoldan devam eder.

Shep ve Milly çiftiyle gidilen barda Shep ve April arasında geçen diyalogda bıkkınlığın belirtisi olarak:

denir. Buradan sonra yakarış ve isyan değil Shep’le yaşanan, adeta Anayurt Oteli’nde olduğu gibi hazsız ve amaçsız bir ilişkiden sonraki durağanlığı ve tepkisizliği gözlemleriz.

Frank’in günah çıkartma sahnesindeki itirafı April tarafından şöyle yorumlanacaktır:

Bu erkek egemen bir göz için adeta bir kezzap olacaktır.

Ardından filmdeki logosun ziyareti tekrar gerçekleşir ve baskın olamayan Frank artık tahtını korumak için yalnızca fiziksel güce başvurabilmektedir. Bunun ardından April’in tekrar doğaya kaçışı ve Frank’e son iyilik yemeği (!) filmde darbeyi vuran noktadır. İstediğini elde eden Frank, April’i çocuğuyla zincirlemiş, zaferi kazanmıştır.

Fakat bu zafer fazla uzun sürmez ve kırılma anı gerçekleşir. April hayata ve tüm normallere başkaldırır, kendinin ve çocuğunun zincirlerini çözer. Frank hala suçlunun kendisi değil April olduğunu düşünür ve hayatını böylece sürdürür.


Son olarak Ethica’dan Ulus Baker’in gözünden bir alıntıyla bitirmek isterim:

          “Benden nefret ediyor, bu bende keder uyandırır, ama bu kederimin nedenini kendimde bulmaya genellikle pek yatkın değilim, yoksa hemen kendimden nefret etmeye başlamam gerekir… Ama bu çok büyük bir kederdir ve varlığımızı sürdürme güdümüze, yani diğer temel duygu olan arzumuza terstir. Dolayısıyla biz sevgiyi iade etmekten çok nefreti iade etmeye çok daha yatkınızdır. Birileri bizden nefret ediyor diye kolay kolay kendimizden nefret etmeye girişmeyiz…”

Sinemayla kalın…

Yazar:

Hacettepe Üniversitesi - İngiliz Dili ve Edebiyatı Yazar, çizer, okur.

Latest comment
  • Üzerinde ne kadar uğraşıldığı çok belli. Zaten güzel olan bir filmi böyle anlatımlar ile derinleştirip işin ikinci bir yüzünü ortaya koyduğu için Eren Uygur sana minnettarım. Filmlerin incelemeleri felsefi tahlilleri filmlerin değerlerini çok daha üst seviyelere çıkarttığını düşünen biri olarak bu incelemeyi onların arasında sayıyorum.

Yorum Yazın