Okumak, tahlil etmek, çıkacak sesi berkitmek.
 

Tevfik Fikret’e Dair | Deneme – Yazan: Ayşenur Akın

Hayatta Ne Varsa Bizde de O Var

          Edebiyât-ı Cedide ile ilk tanıştığım yıllarda ayaklarımın güdük kaldığını, başımın tavana değdiğini gördüm. Baktığımla görmeye çalıştığım arasında tavanarası kadar bir boşluk vardı bunu anlamıştım. İnsan hafızasının ufuk çizgisine doğru bırakılan gemiler gibi denizaşırı memleketlerden önce girmesi gerektiği sığ suları vardı ve burada keşfediyordu hafızasının kaldırma kuvvetini. İnsanın gerçekdışı zannedip içinde ikamet etmeye mecbur kaldığı fildişi kuleleri de kafdağları da vardı.Burada saklanır, kabının şeklini alan su misali bazen taşar bazen eksilirdi kendine bile. Histi, ruhtu, varlıktı; varoluştu bu! Hayatta ne varsa bizde olandı!

Cedîd edebiyatı sevmem, onunla hemhâl olmam tam da böyle bir tasvire vesile oldu. Edebiyat dünyalarımızın hareketli fay hatlarına inşâ edilen mekteplerin, ekollerin her biri yazarlarımızın, şairlerimizin, bilim adamlarımızın beslenmesini sağlayan verimli topraklara kurulmuştu ve her biri ekinlerinin baş verdiğini görebilme arzusuyla tutuşuyordu külbe-i iştiyâkında. Ben bu yazımda Tevfik Fikret’in çehresini görür gibi oldum ve aldım kalemi elime.

Fikret, bu sınırların fay hatlarında san’at hırsını kımıldatan âmillere vâkıf olmak istiyordu. Önce klasik edebiyat zevkini tattı daha sonra dünya edebiyatlarını tanıdı; Türk şiirinin Frankofonyasında mevziler açtı ve Türk edebiyatı ve Fransız edebiyatının müşterek yanlarına işaret etti. Parnasyen ve Realist akımlar ile pey-der-pey yürüdü. Alfred De Musset, Victor Hugo, Baudelaire’in şiir estetiğini kendi şiir estetiğimizde dokudu. Bu nedenle diyebiliriz ki; Fikret, modern şiirimizin doğumunda bir fikir ebesiydi ve belki de ilk darbelerini de o atmıştı edebiyatın ana rahmine.

’’San’at, bir aşktır ve yalnız aşktan ibarettir.’’ şiir anlayışının umdlerinden faydalandı. Bunu salt romantik ve fiktif bir anlayış saymak yanlış olacaktır. François Coppe ile tanıştıktan sonra realist şiir onun köşe taşlarını oturtacak yeni yerler açtı. Ne gök gürültüsü, ne mehabetli dağlar ne de kehkeşanların dehşeti duyulurdu onun şiirlerinde. Hayata dair ne varsa o vardı. Samanyoluna dizilen takım yıldızları ve hareleri varaklı birer ayna ederdi kağıtlarını. Bazen bir adamın çaresiz bakışları, bazen bir öksüzün bayram edemediği o bayramlar vardı aynasında. Onun şiirinde kâh bir vâveyla duyulurdu uzaklardan kâh mümtaz ve nezihliğin emâreleri…İçtimâî dertleri vardı onun şiir âşiyanında. Hiçbir zaman kapatmazdı kapılarını da perdelerini de hayatın yüzüne. Jan Baba’nın açlığına dayanamayan Fikret için şiir bir intihâl aracı değil, alnının teriyle kazandığı medâr-ı mâişetiydi.

Bir insanın derdiyle dertlenmek, beşeriyetimizin en güzel vasıflarından biri değil midir? Bu nedenle Edebiyât-ı Cedide’ye suya sabuna dokunmayan bir edebiyat anlayışı ile bakmanın ne kadar yanlış olduğu fikrine kâniyim. Fikret, şiirinde kendinden bir parça buldu. Türlü hasletler farklı karakterler üzerinden onu anlatıyordu. Sanki hepsi ondan çok ayrı karakterlerdi ama hepsi onun varyantlarıydı. Ben bu yüzden onun şiirlerini gökkuşağına benzetirdim. Her renginde farklı bir duygu farklı bir fikir çevrelerdi ruhumu ama sonra anladım ki onun şiirleri gökkuşağının sadece yedi rengi olamayacağı ihtimalini hatırlattı bana. Edebiyât-ı Cedide’nin ruh ikliminde sadece siyah bulutlar yoktu. O bazen zihninin ufuklarına dizdiği dekorun peyzajını bazen de gönlüne batırdığı kalemiyle boyadığı insan portlerini çizerdi.

Kimi ter ü taze yaralarının ıztırabını kimi ayrılığın cevr ü cefasını çekerdi onun şiirlerinde. Kılıcını kınına sokmaya vakit bulamayan yorgun savaşçılar misali kandan, yaradan, giryeden müteşekkil bir mürekkep kurumamıştı henüz onun şiirlerinde. Elem ve ye’is hiss-i umumisiydi. Santimentalizm’in duygu dünyasında Canân-ı Girizân’a seslendi: ’’Merhamet et, sûziş-i vicdanıma! Ben sana âşık değilim, bendeyim.’’ diyen biri bizim feryadını her daim işittiğimiz bir garip andelib miydi? O, Fikret’in dilinden şöyle der: ’’Fakat benim gülüm artık baharı göremeyecek.’’ Aşk, hazana intizâr, bahara ihtimal verir. Çoktan inkisâr etmiştir bile! Onun şiirinde böyle bir tegayyür, heyecan aktivitesini her daim muhafaza ederken, camlarda muzdarip darbeler bırakan yağmurlarda yıkanırdı lekeli ruhumuz.

Tüm bu söyleyişler cedid edebiyatın mahfilinde vukû buldukça uzak akrabalarına daha çok uzanıyordu şiirimizin kolları. Hayata dair ne varsa onu bulmak istediğimizde atıyorduk elimizi edebiyatımızın zengin ambarına.Tevfik Fikret bu ambara sadece kalemini değil kalbini de istihsâl etti. Şiirleri bir inkılap vazifesi gördü. Bugünün gençlerine kocaman ferdâlar bıraktı.

Etiketler
Paylaş
Yazar:

Hacettepe Üniversitesi - İngiliz Dili ve Edebiyatı Yazar, çizer, okur.

Yorum Yapılmamış

Yorum Yazın