Okumak, tahlil etmek, çıkacak sesi berkitmek.
 

Topluluğa Dair – 1 | Deneme

Edebiyat gayesi gütmeden kaleme alacağım bu seri, bizzat yol haritamızı çizmek içindir. Biz neyiz? Niçin kurulduk, bahsedebileceğimiz bir “biz” tanımı hangi şartlar altında oluştu? İşte bilhassa değinmemiz gereken sorular bunlar olsa gerek.

Biz; talebeyiz, iştahlıyız. Evet, talep ediyoruz, gözümüz dönmüş. Talep ediyoruz; geleceğimizi, medeniyeti, hakikati. Hakikatin gölgesinde serinliyor, hakikatin kılıcından istiyoruz.

Biz; var olanı tanımak için değil, var olmak için geldik. Biz, hakikate yeni anlamlar yüklemek için değil, hayır, biz başlı başına bir hakikat olmaya geldik. Muhasebemiz budur, alacağımız çok.

Biz; fikir birliğimizden ötürü biziz. Ötekinden ziyade bir beriki, onlardan ziyade bir “hepimiz” seferberliği: Sanat ve felsefe. Ayrılıktan razı değiliz; mahkememiz yarına bir çözüm üretti. Hangi yarın? Bugünün ötesinde, dünle alakası olmayan, değişen bir yarın. Şimdi yalnızca heyulasında yaşadığımız, mücessem hale gelince keyifleneceğimiz; bir yarın. O yarında keder de var gam da, hayır, size bir düş satmıyoruz. Vadettiğimiz; elemiyle, mutluluğuyla eksiksiz bir yarındır. Size yalnız hakikati sunuyoruz.

Rahatsızız; gürültüden, basitlikten, kargaşadan. Sosyal medya herkesi tanrılaştırdı, insan kendi hazlarının kölesi. Çağdaşlarımız, yaşadıkları çağa hapsolmuş; karakterleri imitasyon, ne yazık. Davamız öncelikle Türkçedir. Türkçe; Türk’ün namusu. Türk’ün, Türk oluşu. Türkçeden taviz vermemek kutsal öğretimiz, ne denli başarabilirsek o denli mutluyuz. Çevremizdeki kimsenin cesaret etmediği işler yaptık; biz, ses çıkardık. Dostumuz yokken düşman edindik, Türkçeye karşı olana karşıyız. Öyle ki insanların düşünce atlası dilleridir. Eğer gerçekten bir “ben” oluşturacaksak, en önce dilimize sahip çıkmalıyız. Kim olduğumuzu inkâr ve özenti, çağcıl esaret. Hedefimiz, berk bir toplumda, vasıflı bireyler oluşturabilmek. Öyle ki bir “başkası” gibi davranmaya meyletmeyen, bunun tercihe bile bağlı olmadığını idrak edebilen, mütecessis bireyler. Şikâyet ettiği şeyleri şikâyete layık kılanın kendisi olduğunu bilemeyen değil; “Aman, efendim, burada mı yaşanır?” nankörlüğünde, pes etmeyiş destanları arasında büyüyüp de buna rağmen kendi küçük ve rezil masalından kurtulamayan değil. Çözüm üretmekten kaçınıp ancak ve ancak şımarık bir çocuk gibi inim inim ağlayan küstah bir gençlik değil. Hayır. Üreten ve bir ideanın hayâsı içinde eriyen, pek kişiler oluşturmak istiyoruz. Bu ideanın anahtarı sözlüktedir, bizdedir. Çünkü biz, bir İngiliz’den daha İngiliz, bir Japon’dan daha Japon, bir Fransız’dan daha Fransız olamayacağımızın farkındayız. Dilin ehemmiyeti bundandır. Dil, senin sen oluşunun sebebi. Dil: Senin gülüşün ve kahkahan, ilk aşkın, doğumun ve ölümün. Bunları teslim etmeyeceğiz.
Katiyen, sesimizi yadırgamıyoruz. Aydın kimse, önce kendi köylüsünü aydınlatmak ister, önce kendi insanını. Biz sade kendi dibine ışık veren aydınlıktan razı değiliz.

Aydın nedir?
Aydın olmak için önce insan olmak lazım. İnsan mukaddesi olandır. İnsan hırlaşmaz, konuşur, maruz kalmaz, seçer. Aydın kendi kafasıyla düşünen, kendi gönlüyle hisseden kişidir.” 1

Peki, neden karanlık?
“Bunun sebebi Türk münevveri, gene sensin! Bu viran ülke ve yoksul insan kütlesi için ne yaptın? Yıllarca, yüzyıllarca onun kanını emdikten ve onu bir posa halinde kara toprağın üstüne attıktan sonra, şimdi de gelip ondan tiksinmek hakkını kendinde buluyorsun. Anadolu halkının bir ruhu vardı, nüfuz edemedin. Bir kafası vardı, aydınlatamadın. Bir vücudu vardı, besleyemedin. Üstünde yaşadığı bir toprak vardı, işletemedin. Onu hayvani duyguların, cehlin ve yoksulluğun ve kıtlığın elinde bıraktın. O, kara toprakla kuru göğün arasında bir yabani ot gibi bitti. Şimdi, elinde orak, buraya hasada gelmişsin. Ne ektin ki ne biçeceksin? Bu ısırganları, bu kuru dikenleri mi? Tabii ayaklarına batacak. İşte her yanın şerha şerha kanıyor ve sen acıdan yüzünü buruşturuyorsun. Öfkeden yumruklarını sıkıyorsun. Sana ıstırap veren bu şey, senin kendi eserindir.” 2

Karanlığa karşı çaremiz sanat ve felsefedir. Nasıl bir sanat, nasıl bir felsefe? Aradığımız hakikate hizmet eden, manipülatif ögelerden uzak bir eşlenik. Öyleyse yeni bir tanım yapmak gerek. Evet, efendim; sanatın, öncelikli kuralı sanata hizmet etmesidir.
“Sanat için sanat, sanatkârın gerçeğini sahtesinden ayıran şaşmaz ölçü. Güneş sarayları aydınlatmış, kulübeleri aydınlatmış umurunda mı? Kuş şarkısını söyler, gül sabahı ıtırı ile selamlar, şair yaratır. Pınar hangi susuzlukları giderdiğini farkında mı? Cemiyet için sanat, köylü efendimizdir yalanının az daha efendicesi. Mehtap körlere hitap etmez. Şahikalar oraya tırmanabilenlerindir.” 3
Hasan Ali Toptaş da denemesinde şöyle bir telkinde bulunuyor;
“Sana yazmaktan değil, senin için yazmaktan korkarım. Başka bir ifadeyle, senin için yazmakla sana ve edebiyata en büyük kötülüğü edeceğimden korkarım.” 4

Bu; halkı reddetmek değil, aksine ona kavuşmaktır. Edebiyat, bir vuslat. Ona karşın, ona dizdiğimiz bütün yalanlardan ötede sanat yapmaya çalışıyoruz. Yalansız ve dolansız. Yalnız sanatı düşünerek, halkı aşağı olmaktan kurtarıyoruz. Edebiyat, bir bayraktır. Onu yerlere sermiyoruz, bir göndere çekip ulaşılması için elimizi uzatıyoruz.

Felsefe; bizim zayıflığımız; zayıflığımızı bilmek. Bu bilişi, yani bilmemeyi de bilişi tasdiklemektir aynı zamanda. Felsefe ile uğraşmak; “bilmiyorum” demektir. Şükür ki bilmiyoruz.
Çünkü “Felsefe, zaruri ve elzem vazifelerde, cılızlığımızı anlamakla başlar.” 5

Sanatı, felsefenin dışında görmek yanlış. Düşünen üretir, ürettiği sanattır. Kafka, düşüncenin haracı; akıl bir kere fikre tutulmasın bir sıtma gibi nöbete sokar, bir kadermişçesine de şikâyet edilmez. Belki edilir de bu şikâyet yine düşüncenin böğründe bir şikâyettir, namus davası gibi saklanır, ve bilinir ki bu şikâyet gene sanattır.

Bundan ötürü biz de umuyoruz ki tutuşturmaya çalıştığımız bir iki çalı, gün gelince bu topraklarda alev alev yanacaktır.

Zira, evet; “Düşünmek, savaşmaktır.” 6

Kaynakça
1- Meriç, C. (2014), Kırk ambar, İstanbul: İletişim Yayınları.
2- Karaosmanoğlu, Y. K. (2010). Yaban, İstanbul: İletişim Yayınları.
3- Meriç, C (2010), Jurnal I, İstanbul: İletişim Yayınları.
4- Toptaş, H.A. (2013), Harfler ve Notalar, İstanbul: İletişim Yayınları.
5- Kaynaklarda sözün Epikür’e mi, Epiktetos’a mı ait olduğu konusunda ikilik var.
6- Meriç, C (2002), Mağaradakiler, İstanbul: İletişim Yayınları.

 

Yorum Yapılmamış

Yorum Yazın