Okumak, tahlil etmek, çıkacak sesi berkitmek.
 

Yedinci Mühür – Ölümle Satranç | Film İncelemesi #5

Şövalye Antonius Block, Haçlı Seferleri sürecinde yıllarca kutsal topraklarda din adına savaşmış, ölümler görmüş ve tek sabit gerçekliğin ölüm olduğunu idrak etmiştir. Silahtarı Jöns ile on yıl önce savaşa gitmek için ayrıldığı evine geri dönerken herkesin vebadan kırıldığını da görünce ölüme çok yaklaştığını anlar. Onu almaya gelen ete kemiğe bürünmüş ölümle bir anlaşma yapıp yalnızca bir satranç maçı kadar süre ister ve dünyadaki bu son zamanlarında sadece gerçekliği arar.

Antonius Block’un bu gerçeklik arayışı içindeki boşluğu tatmin olacağı somutlukta bir bilgiyle doldurmak istemesiyle başlar. Filmin en kilit sahnesi Block’un arayışının kelimelere döküldüğü günah çıkarma sekansıdır.

“Kalbim sanki boşlukta. Bu boşlukta kendi yüzümü görüyorum, dehşet ve korkuya kapılıyorum. İnsanoğluna karşı olan ilgisizliğim beni bu dünyadan soyutladı. Rüyalarımdaki bir mahkûmum. Adeta hayaletler dünyasında yaşıyorum. Buna rağmen ölmek istemiyorum, bilgi istiyorum. Duygularımızla Tanrı’ya ulaşmak çok mu zor? Neden O hep belirsiz sözlerin ve görülmeyen mucizelerin ortasında saklanmak zorunda. Kendimize bile inanmazken inananlara nasıl inanabiliriz ki? İnanmak isteyip de inanamayan birinin durumu nedir? Neden Tanrı’yı içimde öldüremiyorum? Neden hep O acı içinde ve küçük düşürücü yollarda yaşamaya devam ediyor? Onu kalbimden söküp atmaya çalışıyorum ama olmuyor ve yaşamaya devam ediyor. Ben bilgi istiyorum. İnanç değil, varsayım değil sadece bilgi. Tanrı’dan benimle konuşmasını istiyorum ama O hala sessiz. Geceleri O’nun için hep ağlıyorum fakat kimse yokmuş gibi görünüyor. Belki de gerçekten yoktur. O zaman hayat anlamsız bir korku halini alıyor ölüm gibi bir gerçekliğin olduğu yerde hiçbir insan bu ölümle ve hiçlikle bir arada yaşayamaz. Çoğu insan hayatın kenarında durup karanlığı kendi gözleriyle görene dek ikisini birlikte idrak edemez. Hayatım anlamsız bir araştırma içinde geçti. Sitem ve kin olmadan söylüyorum bunları. Ama cevap istiyorum.”

Sinema tarihinin bu en anlamlı sahnelerinden biriyle filmin yolculuğu, düşünmeyi tercih eden bir insanoğlunun yolculuğuna dönüşür.

Ingmar Bergman insanın gerçeği arayışını medeniyetin olmadığı topraklar üzerinde senaryolaştırmış, böylece insanın duygularını saflaştırmıştır. Antonius Block’un cevap arayışını karşılaştığı insanlar üzerinden somutlaştırmıştır.

Karşılaştığı her mikro olgu kaderiyle fikir alışverişine katkıda bulunsa da en dikkat çeken katkılardan birini on yıldır birlikte seferde oldukları silahtarı Jöns yapar. Jöns kendilerini hiçliğin beklediğini ve inanç çabalarının beyhude olduğunu düşünmekte, ateizmin bakış açısını benimsemektedir. Olayların derinini düşünmemekte ve sadece önüne ne çıkarsa onu yaşamaktadır. Dolayısıyla yalnızca yolculuğun kendisini hissettirmesini, eğlendirmesini amaçlar ve şarkılar söylemeyi tercih eder.

Bergman’ın yoğunlaştığı ana temalardan biri de düşünmeyen insanların inançsal durumudur. Bergman korku ile yönetilen bir inanç sisteminin varlığını, insanların içlerindeki korkulardan oluşan putları Tanrı inancı zannedip bunlarla özdeşleştirdiğini, dünya üzerindeki inanç otoritelerinin de bu düzeni pekâlâ kötüye kullandıklarını vurgular. Filmin başlarında mizahi olarak verilen alt metinde, sergilenecek oyun ile ilgili konuşurken cinselliğin insanların ilgisini çekeceği ve böyle bir oyun yerine ölüm kavramını konu alan oyun işlenirse rağbet görmeyeceğinin düşünüldüğü söylenmişse de veba sebebiyle yakınlaşan kıyametvâri ölümü öne sürerek insanları korkutan bir rahibin şovunun insanların korkudan kanlarını dondurduğunu resmetmesi durumun hiç de öyle olmadığını apaçık ortaya koyar. Ölüm ve ölüm korkusu, düşünmeyen insanların bile hafife alabileceği şeyler değildir. Bu yüzden kilise ressamının korkunç figürleri, onun deyimiyle insanları papazların kucağına pek de güzel düşürür. On yıl önce Antonius Block’u gaza getirerek kutsal sefere yollayan doktorun artık gaspla, hırsızlıkla, iftirayla ve aşağılamayla hayatını geçirdiğinin görülmesi ya da bir genç kızın şeytanla işbirliği içerisinde olduğuna kendisinin bile inandırılmış olması bu insanoğlunun otoriteyi de nasıl kullandığını yüzümüze vurur.

Yolculuk Antonius’un sıkıntılarının; sanatın, ailenin, sevginin, iyi niyetin ve mutluluğun sembolü Jof ve Mia’nın sofrasında pozitif duygulara evrilmesiyle farklı bir hâl alacaktır. Orada şövalye; bu güzel çiftin ve umut ışığını simgeleyen sevimli evlatları Michael’in yol arkadaşlığından, dünyadaki yolculuğun amacı tam olarak anlamlandırılmamış olsa bile, tatmin edici gerekliliklerden birinin güzelliğin yaşatılması olması gerektiğini anlar. Dolayısıyla arayışını nihayete erdirir ve ölümle olan satranç maçının devamını rakibini oyalamak için, umudu sanatı ve mutluluğu ölümden kaçırmak için kullanır ve başarır da.

Yolculuğun sonunu da adeta hayatla barışıklığın ve mutluluğun sembolü Jof ile bitiririz… Jof, kaçınılmaz olanla yüzleşen yol arkadaşlarının insanın içindeki tüm potansiyel kötülükleri bir kenara bırakmış bir halde ölümle mutlu bir şekilde dans ettiğine şahit olur.

Yedinci Mühür, ana akım sinemadaki eğlence anlayışını bir kenara bırakan, sinema sanatını felsefi bakış açısıyla kullanan bir yapım. İnsanın bir şekilde vakit geçirmesi için değil insanın kendini anlaması için çabalayan filmde, din, kadın-erkek ilişkileri, insan doğası, korku ve çokça da ölüm kavramı en derin şekilde resmedilmeye çalışılmış. Yedinci Mühür, yıllar geçtikçe eskiyen eserlere inat yıllar içinde değeri daha da artan muhteşem bir başyapıt.

Paylaş
Yazar:

Güneşli bir 10 Kasım günü İstanbul' da fâni dünyaya adım atmış bir beşer. İşletme mezunu, Gazi Felsefe , aynı zamanda Açıköğretim Aşçılık öğrencisi (her ne kadar şu aralar askıya almış olsa da) Kendi çapında yazmaya çalışan bir sinema sever.

Yorum Yapılmamış

Yorum Yazın